Ana içeriğe atla
3

2
PEDAGOJİ AÇISINDAN EĞİTİM
Eğitim üzerinde ayrıca durulduğu için, burada sadece pedagoji uygulamaları bakımından eğitim anlayışı üzerinde durulmuştur.
Geleneksel Eğitim
İnsanoğlu, yavrularının eğitimini ta baştan itibaren okullaşmanın başladığı zamana kadar geleneksel usullerle yapmıştır. Çocuklar, büyüklerden ne gördülerse onu taklit etmiş ve öyle davranma ve düşünme emareleri göstermiştir. Kısaca kızlar anneleri gibi, erkekler de babaları gibi davranmışlardır. Onlardan ne görmüşlerse onu öğrenmişler, öğrendikleri gibi de yapmışlardır.
Arkın”a (159) göre; “Gelenek, bir millete, toplumsal bir sınıfa mensup olanların daima riayet ettikleri eskiden kalmış inanış, anlayış ve düşünüşlerinin topu. Eğitimin görevi, çocuğu mensup olduğu cemiyetin gelenekleriyle ünsiyet ettirmek, diğer toplumların geleneklerine de ısındırmaktır. Çocuğun kendi milletine ait gelenekleri benimseyerek devam ettirebilmesi, onların mana ve değerlerini kavramasına sağlıdır. Bu iş, ilk zamanlarda çocuğu geleneklere alıştırmak, sonra yaşı ilerleyince bunların manalarını öğrenciye anlatmakla mümkün olabilir.”
Geleneksel eğitim, bir toplumun babalarından, önceki babalarından ve daha da geriye giderek atalarından sosyal verasetle, onların çocuklarını eğittikleri ve öğrettikleri gibi yaptıkları eğitim-öğretimdir. Kısaca ailenin önceki nesilden ne ve nasıl öğrendi ise çocuklarını da aynı usul ve esaslara göre yetiştirmesi geleneğidir.
Geleneksel eğitimin bir programı, zamanı ve süresi yoktur. Yalnız bir amacı vardır, o da çocuğun ana-babanın istediği gibi yetişmesidir. Geleneksel eğitim aile için âdeta bir fırsat eğitimidir. Yeri ve zamanı geldiğinde çocuğun davranış veya düşüncesine müdahale edilir. Beğenilir veya beğenilmez. Çocuktan, beğenilen davranış ve düşünceler tasdik ve tasvip edilerek devam ettirilmesini, beğenilmeyenlerin ise terk edilmesi istenir.
Beğenilen veya beğenilmeyen yahut istenen veya istenmeyen davranışların edinilmesi için geleneksel eğitimde; taklit, tembih, uyarı, nasihat, açıklama, anlatma, öfke belirtileri/kızgınlık, tokat, örnek olma, gösterme ve uygulatma, zorlama başlıca yöntemlerdir. Çocuklar; din anlayışını, temel ahlak uygulamalarını, sosyal davranışları, görgü kurallarını, dilini, millî duyguları, sevgiyi veya nefreti, iyiyi veya kötüyü, sevmeyi ve sevilmeyi, hayvan ve çevre ile olan ilgisini, temizlik gibi duygu ve alışkanlıkların önemli bir kısmını ailesinden ve yakın çevresinden edinir. Kısaca geleneksel eğitim, ev ve yakın çevre ortamında yapılan fırsat eğitimidir. 
Çocukların yetişkinlikleri zamanındaki davranışları; dinî ve millî bayramlar, cenazelere ve düğünlere katılma ile ailenin veya toplumun sevinçlerini, kederlerini, tasalarını veya üzüntülerini paylaşma ile şekillenir. Misafir karşılama, ağırlama ve uğurlama, toplum içinde görgü kurallarına uyma gibi alışkanlıkların temeli de çocukluk döneminde atılır. Kitaplar ise, ancak bu davranışları söz veya yazı ile açıklanabilir hâle getirir.
Her gün olmasa da babalar çocuklarını özellikle Cuma ve teravih namazlarına görür. Dinen önemli sayılan kandil günlerinde komşulara simit veya çörek ikramı yapılır. Camilerde mevlit okunur, babalar ve analar çocuklarını bu vesile ile mevlit törenlerine götürür. Ölünün arkasından mevlit okunur ve hatim indirilir, Yasin ve Fatiha okunur. Çocuklar çoğu zaman bu törenlere/ritüellere katılır ve burada da önemli duygusal ve geleneksel alışkanlıklar kazanırlar.
Sokaklar ve çocuk oyunları da eğitime katkı veren çevrelerdir. Bu oyunlarda çocuklar; kurallara uyma, birbirine karşı nazik davranma, oyundan atılma, oyuna kabul edilme, yenilgiyi hoş karşılama, galibiyete gururlanmama gibi değer alışkanlıkları kazanır. Aile ve mahalle büyükleri de küçüklerin hatalarını görür ve onları uyarır, tembihte bulunurdu. Bu değerli eğitim araçları da günümüzde kaybolmuştur.
Birçok şehirde özellikle köylerde düğün ve bayram münasebetleriyle veya hafta sonlarında güreş meydanları kurulur, davul-zurna eşliğinde insanlar toplanır. Önce amatörce çocuklar meydanda güreştirilir, sonra delikanlılar ve gençler güreş tutarlar. En sonunda profesyonel güreşçiler er meydanına çığırtkanın temana ve övgüleriyle meydana çıkarlar ve güreşirlerdi. Bu kitabın yazarı olarak pek tasvip etmesem de deve güreşleri, horoz dövüşleri halkın eğlenceleri arasında hâlen bazı yerlerde devam etmektedir. 
Geleneksel eğitimde, büyükler masallar, şiirler, türküler, destanlar, dinî ve ahlâkî kıssalar,  milli ve mahallî kahramanlık hikâyeleri, çocukların zihinsel hayatını besleyen unsurlardır. Çocuklar ise böylece dinleme alışkanlığı kazanır, kelime hazinesi zenginleşir, gerekirse soru sorar. Bunlar bilgi veren kaynaklar olmaktan ziyade çocuklara bir bakış açısı, kahramanını yaratma, dürüstlüğe, yiğitliğe, alçak gönüllülüğe özendirme, hayal gücünü genişletme gibi anlayış kazandırır. Bu unsurların her biri pedagojik değeri olan eserlerdir.
 Televizyon, radyo, akıllı telefonlar icat edilmeden önce köylerde ve şehirlerde yazın akşamlarında, kışın uzun gecelerinde çocuklara bu gibi yazılı olmayan edebiyat türleri büyükler tarafından küçüklere anlatılırdı. Çocuklar; Binbir Gece Masalları; Köroğlu, Hz. Ali”nin cenk hikâyeleri, Dede Korkut, Eshabil Kehf, Zümrüt-ü Anka, Kaf Dağı, Zaloğlu Rüstem, Şahmeran ve benzeri bir varmış bir yokmuş diye başlayan hikâye ve masallarla; Hacı Bektaş Veli”den kıssalarla, Yunus Emre”den şiirler ve ilâhilerle büyürdü. Yakın akraba çocukları, kardeşler ve mahalleli çocuklar toplanırlar elim sende, kör ebe, köşe kapmaca, uzuneşek, kızlar da bazı oyunlara katıldığı gibi ip atlar, evcilik oynardı. Tekerlemeler, bilmece ve bulmacalar da çocukların zihinsel gelişiminde oldukça önemliydi.   Okullarda ise Daha Dün Annemizin, Ali Babanın çiftliği, haftanın günleri, Küçük Asker, Ninni, Neşeli Ol, Şimdi Okullu Olduk, Şimdi Okullu Olduk,  23 Nisan şiir ve şarkıları, Ankara Güzel Ankara; orta okullarda ise Onuncu Yıl Marşı, Çırpınırdı Karadeniz, Onuncu Yıl Marşı, Dağbaşını Duman Almış, Estergon, Sivastopal, Osman Paşa, Ceddin Deden, Yine Şahlanıyor gibi marşlar; gençlerin aşık olmaya başladığı yaşlarda ise O Ağacın Altı, Mavi Nurdan Bir Irmak, Berduş, Bayram Gelmiş Neyime, Dönülmez Akşamın Ufkundayız, kimseye Etmem Şikayet, Son Mektubum, Biraz Kül Biraz Duman, Ben Küskünüm Feleğe gibi şarkılar; Arzu ile Kamber, Yusuf ile Züleyha, Araba Sevdası, Dağları Bekleyen Kız, Dikmen Yıldızı, Ateşten Gömlek, Saatleri Ayarlama Enstitüsü, Şair Evlenmesi, Vatan Yahut Silistre, Mesnevî gibi Türk yazarların romanları; üniversite yıllarında Montesgiu, Ruso, Emile Zola, Hemingvey  …., gibi Fransız, İngiliz, Alman, Rus vb. filozof ve romancılarının eserleri yanında Yunan klasikleri  ve bilhassa Eflatun ve Aristo”nun eserleri okunmuştur. Felsefe ve mantık temel dersler arasındaydı. Yeni çıkan kitaplar, izlenen filmler ve tiyatrolar üzerinde tartışmalar yapılırdı. Bu tartışmalara katılmayanlar yani okumamış ve izlememiş olanlar adeta grup dışında kalırdı. Öğretmenlere ise mezuniyetlerinde Atatürk”ün Nutuk isimli söylevleri yanında Ülkücü Öğretmen ve Ak Zambaklar Ülkesi Finlandiya gibi eserler armağan edilirdi. Özellikle 1960 öncesi doğanlar böyle bir ortamda eğitim gördü. Sonra giderek basitleşmeye başladı.
Ne var ki son 30-40 yıl içinde bu uygulamalar neredeyse tamamen kaybolmuştur. Bu yönüyle çocuklar eksik değer ve duygularla yetişmektedir. Okul kitapları bu geleneksel eğitimin yerini tutamamaktadır. Her ne kadar güzel-renkli  basılmış kitaplar varsa da geleneksel eğitimdeki anlatımların yerini tutmamaktadır. Dinî törenlerde ilâhiler, tekerlemeler, bulmacalar, sokak oyunları, akşamları çocukların evlerde oynadıkları oyunlar hep geleneksel eğitim unsularından bazılarıdır.
Geleneksel eğitimin temel ilkesi, büyükler ne biliyorsa çocuklarına onu öğretirler. Bu nedenle büyüklerin ne bildiklerini anlamak için taş devrinden itibaren insanların ne bildiklerini anlamaya ve anlatmaya çalıştık.
Geleneksel eğitim, kısaca çocuğun okul dışındaki hayatın doğal akışı içinde eğitilmesidir. Başka bir ifade ile tamamen aileden ve yakın çevresinden, kısmen de okulunda edindiği eğitimdir.
Ya şimdi?
Menfi eğitim
Eğitim denince hep olumlu, yapıcı, geliştirici bir anlayıştan söz etmiş oluruz. Ancak kişisel ve toplumsal hayat her zaman istendiği gibi olumlu istikamette akmamaktadır. Çocukların evinde, mahallesinde, şehrinde, ülkede ve dünyada meydana gelen çarpık olaylar; aile içi kavgalar, savaş görüntüleri, televizyonlarda olumsuzluk yapan film ve programlar, okullara kadar giren uyuşturucu ve çocuk tecavüzleri, şiddet olayları öğrencilerin duyguları ile kişiliklerini parçalamaktadır.
Geleneksel eğitimin her zaman yukarıda izah edildiği gibi müspet/olumlu olmamaktadır. Özellikle dinî, ahlâkî ve sosyal –görgüye dayalı- davranışlar- kazanmada çoğu zaman ana-baba ve çevre doğru rol-model olamamaktadır.
Müspet eğitimin olduğu gibi menfi eğitimin de ilk kaynağı ailedir. Çocuğun taklit ve tekrar yeteneği ile anne, baba ve diğer büyüklerden ne görürse onu edinir, öğrenir ve uygular.
Aşağıda gerek aile gerekse okul ortamında menfi eğitim anlamında görüp yaşadığımız bazı örnekler gösterilmiştir. [1]
Çocuğun her isteği karşılanmamalıdır. İlk başta nizah etse bile anne tahammül etmeli. Çocuğa “var” ve “yok” kavramlarını edinmeleri sağlanmalıdır.
Her gün her ailede karşılaştığımız vakıalardan biri, annenin çocuğunu beslemek için yemek yedirme ritüelleridir. Yemek, çocuk ihtiyaç duyduğu yani acıktığı için değil anne istediği için yedirilmek istenir. Anne, çocuğun kilo alması için adeta çocukla savaşır.  Elinde tabak anne, çocuğun etrafında döner durur. Bu isteksizlik çocuğu itirazcı ve inatçı yapar.
Yemekten önce ve sonra elini yıkamayan anne-baba çocuğa hiç de iyi örnek olmaz. Tuvaletten çıktıktan sonra ellerini sabunlamayan bir anne baba da yalnız kötü bir örnek olmakla kalmaz onun sağlığına da zarar verir.
Okuldan gelen çocuğa, gelir gelmez “Haydi bakalım, ders başına.” demek,  onu dersinden ve ödevinden soğutmak demektir. Esasen küçük sınıflarda ödev vermemek gerekir. Öğrencide derse karşı ilgi uyandırmak, onu güdülemek ve çalışmayı ihtiyaç hâline getirmedikçe çocukları başarıya ulaştıramayız.
Gerek ev ve gerekse okul ortamında dayaktan veya tokattan kesinlikle kaçınmak gerekir. Zira çocuğa bir suçundan dolayı atılan bir tokatın şiddetinin ne olduğunu bilen çocuk, daha sonra o şiddette tokatlara razı olacak davranışları sırf büyükleri kızdırmak, inat etmek için tekrarlar. Dershane ortamında bir çocuğun af edilmez bir kabahati bile olsa arkadaşları önünde onu azarlamamalıdır. Bu kabahati yapan çocuğa hitap etmeden öğrencilerin tamamına bu kabahatin toplumdaki ve arkadaşları arasındaki ilişkileri nasıl zedeleyeceği anlatılmalıdır. Gerekirse onunla bütün öğrenciler çıktıktan veya ailesini ziyaret ederek özel görüşme yapmak yararlıdır.
Ana, baba ve öğretmen çocukları niçin döver? Dayağın veya tokatın çocuk üzerinde menfi etkisi olacağına, ümit ederim ki herkes müttefiktir. Belki, bir ihtimal olarak, ev ortamında kardeşlerden birinin yahut dershane ortamında öğrencilerden birinin dövülmesi yalnız dövülen çocuk üzerinde değil, diğerleri üzerinde de bu şiddet davranışı sindirme, susturma, büyüklerin isteğini yerine getirme veya onlar gibi davranmaya zorlama, her şeyden önce bütün çocukların kendilerine olan özgüvenlerini sarsar, onları sindirir, konuşmaz, soru soramaz, bir ihtiyacı dahi olsa kımıldamaz hâle getirir.
Yetişkinlerin dayak atma veya tokat atmasının temel sebebi çocukların kendileri gibi düşünmemesinden ve davranmamasından ileri gelmektedir. Büyükler, küçükleri çocuk olarak görememektedir. Onları bir yetişkin gibi algılamaktadır. Ayrıca “ceza” en etkili “yola getirme” yöntemidir. Onun sinmesi, pısırıklaşması, ataklığını kaybetmesi eli tokat olan yetişkinin aklına bile gelmemektedir.
Bilhassa ilk sınıf yaşlarında çocuklarda mülkiyet kavramı gelişmediği ve ev ortamında da her isteğine sahip olduğu için arkadaşının kalemini, kitabını veya defterini alıp kendi çantasına koyabilir. Bu durumda çocuğu bir “hırsız” gibi teşhir etmekten kaçınmalıdır. Herkesin kendine ait eşyaları olduğu, kendi eşyası ile başkalarının eşyasını karıştırmaması gerektiği yine bütün öğrencilere umumi bir konuşma ile açıklanmalıdır.
Çocukların arkadaşları ile oynamasına ortam hazırlamak gerek. Evde tek başına, kendi kendine oynayan bir çocuk, yalnız kalmaktan hoşlanmaya başlarsa arkadaş edinemez. Bu durumda yetişen çocuk ne kuralları bilir, ne de kuralların nasıl uygulanacağını. Bencilleşir. Arkadaşlarıyla zamanını, oyuncaklarını, kuralları, oyun ortamını paylaşmayı da öğrenemez.
Yalnız ahlâkın değil dinin ve geleneklerin ve çocuklara doğru, yararlı, güzel ve etkili davranış ve düşünceler kazandırmada temel ilke bunların kurallar hâlinde değil rol-model olan anne, baba, büyükler ve öğretmenlerin yaşayarak ve yaşatarak öğretilmesidir. Diğer unsurları da içine kadar bu ifadeyi kısaca ahlâk, öğretilmez yaşanır olarak formüle edebiliriz.
Acaba, çocuğa daha bebekliğinden itibaren örnek (rol-model) olması gereken anne-baba, diğer büyükler, eğitimciler, politikacılar, yöneticiler, artistler,  aktrisler ve diğerleri; yetişen gençlerimize her yönden örnek ve lider olabiliyorlar mı?  “Benim memurum işini bilir.”, “Ön teker nereye giderse arka teker de oraya gider.” sözleri ve hırsızlık, yolsuzluk, rüşvet yoluyla zengin olanlar;  hukuksuzluklar, bir gün önce söylenen sözlerin ertesi gün aksinin söylenmesi gibi televizyonlarda işitilen ve gazetelerde okunan haberlerin, dizi filmlerindeki ayak oyunlarının, evli bir erkek evli bir kadın, iki erkek bir kız arasında yaşanan aile dramlarını anlatan dizilerin, güvensizlik ve şiddet olaylarının, kaçırılan çocukların, kavgaların vb. durumların ve olayların çocuklar ve gençler üzerinde hiç etkisi olmadığını mı zannediyoruz? Otobüse bindiğimizde bize yer vermeyen bir genci kınamaya bir hakkımız olduğunu mu düşünüyoruz? Çocuğuna, “Komşunun kümesinden iki yumurta al da gel.” diyen ananın, arayan bir arkadaşına “Babam evde yok de.” diyen babanın, dersine geç giren öğretmenin, yere tüküren büyüklerin çocukların eğitimine nasıl bir katkı sağlayacağı düşünülebilir? Urfalıların bütün yaptığım açıklamaları anlatan sosyal ve pedagojik değeri olan güzel bir sözü vardır: “Kız, anadan öğrenir sofra yazmayı; oğlan babadan öğrenir sıra gezmeyi.”  Bu söz herhâlde anlatılanların en güzel ve en öz ifadesidir.
İnsanların doğru düşünmesini, aklını kullanabilmesini engelleyen birkaç husus daha vardır. Öncelikle din konusunda kutsal kitap, anlamını bilinmeden yüzlerce yıl okunmuştur. Bu arada İslam ve özellikle ibadet konuları oldukça aşırı teferruata boğulmuş Ahmediye, Muhammediye ve ilmihâl kitapları başlıca kaynak olarak kullanılmıştır.  Son zamanlarda ise tarikatlar, şihlar, şeyhler ortaya çıkmış, herkes kendi anlayışına uygun olarak yorumlar yapmaya başlamıştır. Bu durum, toplumda farklı din anlayışı ve telakkilerine yol açmaktadır. Bunun tek çözüm yolu ise bir heyet oluşturup, çok ayrıntılı incelemelerden sonra bir tercüme ve mealinin yapılması, bundan gayrısına izin verilmemesi olmalıdır.
Çocukların ve gençlerin eğitimini olumsuz etkileyen bir husus da yaşanan olumsuz gelenekler ve hurafelerdir.
Başta kan davaları olmak üzere toplumun bir kesiminde de olsa yaşanan olumsuz gelenekler çocukların eğitimi ve anlayışı üzerine olumsuz etkiler yapmaktadır.
Ağaçlara bez bağlamak, mezarlardan ve ölülerden yardım dilenmek gibi gelenekler esasen hem dine aykırı hem de dileği olmadığı zaman inancı sarsan uygulamalardır.
Okul uygulamalarında da çeşitli olumsuz etkilerle karşılaşılmaktadır.
Zaman zaman öğrencilere hangi şarkıyı öğrendiklerini, hangi oyunları oynadıklarını, son olarak ne resmi yaptıklarını soruyorum. Genel olarak bu dersleri yapmadıklarını, bunun yerine Türkçe ve Matematik dersi yaptıklarını ifade ediyorlar. Kitap okumaya gelince, öğretmen bir roman veya hikâye ödevi veriyor, özet yapmasını istiyor, hop! İnternette hazır özetler var. Daha önce ninnilerle uyutulan çocuklar televizyon reklamlarıyla uyutulmaya başlandığı gibi, çocuğun parmaklarını kullanabilmesinden itibaren ellerine aldıkları akıllı telefonlar ise neredeyse okul hayatı boyunca başlıca meşguliyeti olmaya başladı.
Öte taraftan kötü yazılmış,  resimlendirilmiş hatta aşağıda örnekleri görüleceği gibi bilme ve akla aykırı yazılmış ders kitapları elbette çocuklarda menfi ve okula ve hatta kitaplara olan güvenini sarsacak nitelikler taşımaktadır.
Bir seminerde bana sormuşlardı: Eğitimde niçin başarılı olamıyoruz? Okul, öğrencilere gereken her türlü değer ve değer yargılarını öğretmiyor mu?
Onlara, esas eğitimin ailede başladığını ve okulda devam ettiğini, okulun elbette müspet değerler kazandırmak için çaba sarf ettiğini söyledikten sonra, “Okul dışındaki olumsuz etmenler, aile ve okul hayatında kazandırılmak istenen olumlu davranış ve düşünceleri olumsuz etkilemekte daha baskındır. Ayrıca öğretmenler ve ders kitapları da yeterli değildir.” dedim. Bazı örnekleri de yukarıda açıkladım.





[1] Daha önce de açıklandığı gibi verilen örnekler genişletilerek annenin ve öğretmenin el altı kitabı olmak üzere bir pedagoji kitabının yazılmasına ihtiyaç vardır. 

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

5 A.PEDAGOJİNİN ANLAMI, UYGULAMALARI VE TARİHÎ GELİŞİMİ Pedagoji teriminin kaynağı TDK sözlüğünde ve bazı tanımlarda pedagoji terimi,  ilm-i terbiye ve eğtimbilim olarak tanımlanmaktadır. R. Arkın 1952)”a göre eğitimbilim (pedagoji) dar anlamda eğitim ve öğretim bilimi, geniş anlama eğitim ve öğretimle ilgili bütün olayların ve cereyanların eğitim vasıtalarının ve teşkilatının araçlı veya araçsız eğitsel ölçülerin bilimi demektir.” Yazar, bu tanımı yeterli bulmayarak, “… çünkü eğitsel (didaktiğe, metot meselelerine ait) kaide ve hükümler her şeyden önce pedagojinin pratik cephesine taalluk eder. Onun için eğitim bilimi, şu şekilde tarif etmek de mümkündür: Eğitim sistemlerini inceleyen ve çocukların bedensel zihnî ve ahlakî terbiyeleri için fizyoloji, psikoloji ve toplumbilim –sosyoloji- gibi bilimlerin görüşlerinden faydalanarak yollar araştıran ve metotlar bulmaya çalışan bilim.” Pedagoji teriminin manasını açıklayabilmek ve anlatabilmek için başlangıç tarihine kısaca ...
MEDENİYET VE PEDAGOJİ TARİHİNE GİRİŞ Medeniyet mi pedagojiyi, pedagoji mi medeniyeti yaratmıştır? münazarasının kazananı ve kaybedeni ancak bu kitap bütünüyle okunduğunda okuyucu tarafından takdir edilecektir. Pedagoji tarihi, esas itibarı ile medeniyet tarihidir. Zira medeniyete ilişkin bütün yaşama standartlarını icat eden, keşfeden ve geliştiren insanlar daha en başında doğayı, olayları, kendini ve diğer insanları doğru okuyan ve yazan insanlardır. Hatta tesadüfleri bile değerlendirebilmek ve bundan sonuç çıkarmak, elde ettiği sonuçları geliştirmek de insana mahsus bir yetenektir. Allah, kâinatı her ne yolla yarattı ise de Dünya”yı bir taş, toprak ve kaya yığını hâlinde yarattığı muhakkaktır. Bu taş ve kaya yığınını güzelleştirmek, düzgünleştirmek ve yaşanabilir hâle getirmek için de güneş, hava ve su gibi en elzem unsurları yarattıktan sonra bitkileri, hayvanları ve en sonunda da insanı yaratmış olmalıdır.  Bitkiler ve hayvanlar içinde yaşadıkları doğal şartlara az-ço...
7 A. TARİH ÖNCESİNDE YAŞAYAN İNSANLARIN MEDENİYETE KATKILARI Tarih öncesi çağ, arkeolojik kaynaklara göre M.Ö. 50-60 bin yıllarından başlayıp yazının icadı olan 4000 yılına kadar devam bir zaman dilimidir. İnsanlık tarihinin yaşadığı en ilkel ve fakat en uzun dönemidir. Bu dönemde ateş, tekerlek, kesici ve delici aletler olmak üzere birçok alet yapılmıştır. Medeniyet tarih öncesinde kurulmaya, bilhassa Sümerlerin yazıyı icadıyla gelişmeye ve genişlemeye başlamış ve bu gelişme ve genişleme günümüze kadar devam etmiş, ileriki zamanlarda da devam edecektir. Acaba, bugünün insanlarının uzaya çıkabilme seviyesine ulaştığı bilim ve teknolojilerin medeniyete katkısı mı daha önemli yoksa ayağına ilk defa ayakkabıyı giyen; ateşi ve yazıyı bulan ve bunun devamında adım adım ilerleyerek yapılan icat ve keşifler mi daha önemlidir? Öncelikle bu sorunun cevabını bulabilmek için başlangıcından itibaren günümüze kadar ulaşan kültür başlığı altında toplayabileceğimiz icat ve keşifleri bilmekte...