3
2
PEDAGOJİ AÇISINDAN EĞİTİM
Eğitim üzerinde ayrıca durulduğu için, burada sadece pedagoji
uygulamaları bakımından eğitim anlayışı üzerinde durulmuştur.
Geleneksel Eğitim
İnsanoğlu, yavrularının eğitimini ta
baştan itibaren okullaşmanın başladığı zamana kadar geleneksel usullerle
yapmıştır. Çocuklar, büyüklerden ne gördülerse onu taklit etmiş ve öyle davranma
ve düşünme emareleri göstermiştir. Kısaca kızlar anneleri gibi, erkekler de
babaları gibi davranmışlardır. Onlardan ne görmüşlerse onu öğrenmişler,
öğrendikleri gibi de yapmışlardır.
Arkın”a (159) göre; “Gelenek, bir
millete, toplumsal bir sınıfa mensup olanların daima riayet ettikleri eskiden
kalmış inanış, anlayış ve düşünüşlerinin topu. Eğitimin görevi, çocuğu mensup
olduğu cemiyetin gelenekleriyle ünsiyet ettirmek, diğer toplumların geleneklerine
de ısındırmaktır. Çocuğun kendi milletine ait gelenekleri benimseyerek devam
ettirebilmesi, onların mana ve değerlerini kavramasına sağlıdır. Bu iş, ilk
zamanlarda çocuğu geleneklere alıştırmak, sonra yaşı ilerleyince bunların
manalarını öğrenciye anlatmakla mümkün olabilir.”
Geleneksel eğitim, bir toplumun
babalarından, önceki babalarından ve daha da geriye giderek atalarından sosyal
verasetle, onların çocuklarını eğittikleri ve öğrettikleri gibi yaptıkları
eğitim-öğretimdir. Kısaca ailenin önceki nesilden ne ve nasıl öğrendi ise
çocuklarını da aynı usul ve esaslara göre yetiştirmesi geleneğidir.
Geleneksel eğitimin bir programı,
zamanı ve süresi yoktur. Yalnız bir amacı vardır, o da çocuğun ana-babanın
istediği gibi yetişmesidir. Geleneksel eğitim aile için âdeta bir fırsat
eğitimidir. Yeri ve zamanı geldiğinde çocuğun davranış veya düşüncesine müdahale
edilir. Beğenilir veya beğenilmez. Çocuktan, beğenilen davranış ve düşünceler
tasdik ve tasvip edilerek devam ettirilmesini, beğenilmeyenlerin ise terk edilmesi
istenir.
Beğenilen veya beğenilmeyen yahut
istenen veya istenmeyen davranışların edinilmesi için geleneksel eğitimde;
taklit, tembih, uyarı, nasihat, açıklama, anlatma, öfke belirtileri/kızgınlık,
tokat, örnek olma, gösterme ve uygulatma, zorlama başlıca yöntemlerdir.
Çocuklar; din anlayışını, temel ahlak uygulamalarını, sosyal davranışları,
görgü kurallarını, dilini, millî duyguları, sevgiyi veya nefreti, iyiyi veya
kötüyü, sevmeyi ve sevilmeyi, hayvan ve çevre ile olan ilgisini, temizlik gibi
duygu ve alışkanlıkların önemli bir kısmını ailesinden ve yakın çevresinden
edinir. Kısaca geleneksel eğitim, ev ve yakın çevre ortamında yapılan fırsat
eğitimidir.
Çocukların yetişkinlikleri
zamanındaki davranışları; dinî ve millî bayramlar, cenazelere ve düğünlere
katılma ile ailenin veya toplumun sevinçlerini, kederlerini, tasalarını veya
üzüntülerini paylaşma ile şekillenir. Misafir karşılama, ağırlama ve uğurlama,
toplum içinde görgü kurallarına uyma gibi alışkanlıkların temeli de çocukluk
döneminde atılır. Kitaplar ise, ancak bu davranışları söz veya yazı ile
açıklanabilir hâle getirir.
Her gün olmasa da babalar
çocuklarını özellikle Cuma ve teravih namazlarına görür. Dinen önemli sayılan
kandil günlerinde komşulara simit veya çörek ikramı yapılır. Camilerde mevlit
okunur, babalar ve analar çocuklarını bu vesile ile mevlit törenlerine götürür.
Ölünün arkasından mevlit okunur ve hatim indirilir, Yasin ve Fatiha okunur.
Çocuklar çoğu zaman bu törenlere/ritüellere katılır ve burada da önemli
duygusal ve geleneksel alışkanlıklar kazanırlar.
Sokaklar ve çocuk oyunları da
eğitime katkı veren çevrelerdir. Bu oyunlarda çocuklar; kurallara uyma,
birbirine karşı nazik davranma, oyundan atılma, oyuna kabul edilme, yenilgiyi
hoş karşılama, galibiyete gururlanmama gibi değer alışkanlıkları kazanır. Aile
ve mahalle büyükleri de küçüklerin hatalarını görür ve onları uyarır, tembihte
bulunurdu. Bu değerli eğitim araçları da günümüzde kaybolmuştur.
Birçok şehirde özellikle köylerde
düğün ve bayram münasebetleriyle veya hafta sonlarında güreş meydanları
kurulur, davul-zurna eşliğinde insanlar toplanır. Önce amatörce çocuklar
meydanda güreştirilir, sonra delikanlılar ve gençler güreş tutarlar. En sonunda
profesyonel güreşçiler er meydanına çığırtkanın temana ve övgüleriyle meydana
çıkarlar ve güreşirlerdi. Bu kitabın yazarı olarak pek tasvip etmesem de deve
güreşleri, horoz dövüşleri halkın eğlenceleri arasında hâlen bazı yerlerde
devam etmektedir.
Geleneksel eğitimde, büyükler
masallar, şiirler, türküler, destanlar, dinî ve ahlâkî kıssalar, milli ve mahallî kahramanlık hikâyeleri,
çocukların zihinsel hayatını besleyen unsurlardır. Çocuklar ise böylece dinleme
alışkanlığı kazanır, kelime hazinesi zenginleşir, gerekirse soru sorar. Bunlar
bilgi veren kaynaklar olmaktan ziyade çocuklara bir bakış açısı, kahramanını yaratma,
dürüstlüğe, yiğitliğe, alçak gönüllülüğe özendirme, hayal gücünü genişletme
gibi anlayış kazandırır. Bu unsurların her biri pedagojik değeri olan eserlerdir.
Televizyon, radyo, akıllı telefonlar icat edilmeden
önce köylerde ve şehirlerde yazın akşamlarında, kışın uzun gecelerinde
çocuklara bu gibi yazılı olmayan edebiyat türleri büyükler tarafından küçüklere
anlatılırdı. Çocuklar; Binbir Gece Masalları; Köroğlu, Hz. Ali”nin cenk
hikâyeleri, Dede Korkut, Eshabil Kehf, Zümrüt-ü Anka, Kaf Dağı, Zaloğlu Rüstem,
Şahmeran ve benzeri bir varmış bir yokmuş diye başlayan hikâye ve masallarla;
Hacı Bektaş Veli”den kıssalarla, Yunus Emre”den şiirler ve ilâhilerle büyürdü.
Yakın akraba çocukları, kardeşler ve mahalleli çocuklar toplanırlar elim sende, kör ebe, köşe kapmaca, uzuneşek,
kızlar da bazı oyunlara katıldığı gibi ip
atlar, evcilik oynardı. Tekerlemeler, bilmece ve bulmacalar da çocukların
zihinsel gelişiminde oldukça önemliydi.
Okullarda ise Daha Dün Annemizin, Ali Babanın çiftliği, haftanın
günleri, Küçük Asker, Ninni, Neşeli Ol, Şimdi Okullu Olduk, Şimdi Okullu
Olduk, 23 Nisan şiir ve şarkıları,
Ankara Güzel Ankara; orta okullarda ise Onuncu Yıl Marşı, Çırpınırdı Karadeniz,
Onuncu Yıl Marşı, Dağbaşını Duman Almış, Estergon, Sivastopal, Osman Paşa,
Ceddin Deden, Yine Şahlanıyor gibi marşlar; gençlerin aşık olmaya başladığı
yaşlarda ise O Ağacın Altı, Mavi Nurdan Bir Irmak, Berduş, Bayram Gelmiş
Neyime, Dönülmez Akşamın Ufkundayız, kimseye Etmem Şikayet, Son Mektubum, Biraz
Kül Biraz Duman, Ben Küskünüm Feleğe gibi şarkılar; Arzu ile Kamber, Yusuf ile
Züleyha, Araba Sevdası, Dağları Bekleyen Kız, Dikmen Yıldızı, Ateşten Gömlek, Saatleri
Ayarlama Enstitüsü, Şair Evlenmesi, Vatan Yahut Silistre, Mesnevî gibi Türk
yazarların romanları; üniversite yıllarında Montesgiu, Ruso, Emile Zola,
Hemingvey …., gibi Fransız, İngiliz,
Alman, Rus vb. filozof ve romancılarının eserleri yanında Yunan klasikleri ve bilhassa Eflatun ve Aristo”nun eserleri
okunmuştur. Felsefe ve mantık temel dersler arasındaydı. Yeni çıkan kitaplar, izlenen
filmler ve tiyatrolar üzerinde tartışmalar yapılırdı. Bu tartışmalara katılmayanlar
yani okumamış ve izlememiş olanlar adeta grup dışında kalırdı. Öğretmenlere ise
mezuniyetlerinde Atatürk”ün Nutuk isimli söylevleri yanında Ülkücü Öğretmen ve
Ak Zambaklar Ülkesi Finlandiya gibi eserler armağan edilirdi. Özellikle 1960
öncesi doğanlar böyle bir ortamda eğitim gördü. Sonra giderek basitleşmeye
başladı.
Ne var ki son 30-40 yıl içinde bu
uygulamalar neredeyse tamamen kaybolmuştur. Bu yönüyle çocuklar eksik değer ve
duygularla yetişmektedir. Okul kitapları bu geleneksel eğitimin yerini
tutamamaktadır. Her ne kadar güzel-renkli
basılmış kitaplar varsa da geleneksel eğitimdeki anlatımların yerini
tutmamaktadır. Dinî törenlerde ilâhiler, tekerlemeler, bulmacalar, sokak
oyunları, akşamları çocukların evlerde oynadıkları oyunlar hep geleneksel
eğitim unsularından bazılarıdır.
Geleneksel eğitimin temel ilkesi, büyükler ne biliyorsa çocuklarına onu
öğretirler. Bu nedenle büyüklerin ne bildiklerini anlamak için taş devrinden
itibaren insanların ne bildiklerini anlamaya ve anlatmaya çalıştık.
Geleneksel eğitim, kısaca çocuğun
okul dışındaki hayatın doğal akışı içinde eğitilmesidir. Başka bir ifade ile
tamamen aileden ve yakın çevresinden, kısmen de okulunda edindiği eğitimdir.
Ya şimdi?
Menfi eğitim
Eğitim denince hep olumlu, yapıcı,
geliştirici bir anlayıştan söz etmiş oluruz. Ancak kişisel ve toplumsal hayat
her zaman istendiği gibi olumlu istikamette akmamaktadır. Çocukların evinde, mahallesinde,
şehrinde, ülkede ve dünyada meydana gelen çarpık olaylar; aile içi kavgalar,
savaş görüntüleri, televizyonlarda olumsuzluk yapan film ve programlar,
okullara kadar giren uyuşturucu ve çocuk tecavüzleri, şiddet olayları
öğrencilerin duyguları ile kişiliklerini parçalamaktadır.
Geleneksel eğitimin her zaman
yukarıda izah edildiği gibi müspet/olumlu olmamaktadır. Özellikle dinî, ahlâkî ve
sosyal –görgüye dayalı- davranışlar-
kazanmada çoğu zaman ana-baba ve çevre doğru rol-model olamamaktadır.
Müspet eğitimin olduğu gibi menfi
eğitimin de ilk kaynağı ailedir. Çocuğun taklit ve tekrar yeteneği ile anne,
baba ve diğer büyüklerden ne görürse onu edinir, öğrenir ve uygular.
Aşağıda gerek aile gerekse okul
ortamında menfi eğitim anlamında görüp yaşadığımız bazı örnekler
gösterilmiştir. [1]
Çocuğun her isteği
karşılanmamalıdır. İlk başta nizah etse bile anne tahammül etmeli. Çocuğa “var”
ve “yok” kavramlarını edinmeleri sağlanmalıdır.
Her gün her ailede karşılaştığımız
vakıalardan biri, annenin çocuğunu beslemek için yemek yedirme ritüelleridir.
Yemek, çocuk ihtiyaç duyduğu yani acıktığı için değil anne istediği için
yedirilmek istenir. Anne, çocuğun kilo alması için adeta çocukla savaşır. Elinde tabak anne, çocuğun etrafında döner
durur. Bu isteksizlik çocuğu itirazcı ve inatçı yapar.
Yemekten önce ve sonra elini
yıkamayan anne-baba çocuğa hiç de iyi örnek olmaz. Tuvaletten çıktıktan sonra
ellerini sabunlamayan bir anne baba da yalnız kötü bir örnek olmakla kalmaz
onun sağlığına da zarar verir.
Okuldan gelen çocuğa, gelir gelmez “Haydi bakalım, ders başına.”
demek, onu dersinden ve ödevinden
soğutmak demektir. Esasen küçük sınıflarda ödev vermemek gerekir. Öğrencide
derse karşı ilgi uyandırmak, onu güdülemek ve çalışmayı ihtiyaç hâline
getirmedikçe çocukları başarıya ulaştıramayız.
Gerek ev ve gerekse okul ortamında
dayaktan veya tokattan kesinlikle kaçınmak gerekir. Zira çocuğa bir suçundan
dolayı atılan bir tokatın şiddetinin ne olduğunu bilen çocuk, daha sonra o
şiddette tokatlara razı olacak davranışları sırf büyükleri kızdırmak, inat
etmek için tekrarlar. Dershane ortamında bir çocuğun af edilmez bir kabahati
bile olsa arkadaşları önünde onu azarlamamalıdır. Bu kabahati yapan çocuğa
hitap etmeden öğrencilerin tamamına bu kabahatin toplumdaki ve arkadaşları
arasındaki ilişkileri nasıl zedeleyeceği anlatılmalıdır. Gerekirse onunla bütün
öğrenciler çıktıktan veya ailesini ziyaret ederek özel görüşme yapmak
yararlıdır.
Ana, baba ve öğretmen çocukları
niçin döver? Dayağın veya tokatın çocuk üzerinde menfi etkisi olacağına, ümit
ederim ki herkes müttefiktir. Belki, bir ihtimal olarak, ev ortamında
kardeşlerden birinin yahut dershane ortamında öğrencilerden birinin dövülmesi
yalnız dövülen çocuk üzerinde değil, diğerleri üzerinde de bu şiddet davranışı
sindirme, susturma, büyüklerin isteğini yerine getirme veya onlar gibi
davranmaya zorlama, her şeyden önce bütün çocukların kendilerine olan
özgüvenlerini sarsar, onları sindirir, konuşmaz, soru soramaz, bir ihtiyacı
dahi olsa kımıldamaz hâle getirir.
Yetişkinlerin dayak atma veya tokat
atmasının temel sebebi çocukların kendileri gibi düşünmemesinden ve
davranmamasından ileri gelmektedir. Büyükler, küçükleri çocuk olarak
görememektedir. Onları bir yetişkin gibi algılamaktadır. Ayrıca “ceza” en
etkili “yola getirme” yöntemidir. Onun sinmesi, pısırıklaşması, ataklığını
kaybetmesi eli tokat olan yetişkinin aklına bile gelmemektedir.
Bilhassa ilk sınıf yaşlarında
çocuklarda mülkiyet kavramı gelişmediği ve ev ortamında da her isteğine sahip
olduğu için arkadaşının kalemini, kitabını veya defterini alıp kendi çantasına
koyabilir. Bu durumda çocuğu bir “hırsız” gibi teşhir etmekten kaçınmalıdır.
Herkesin kendine ait eşyaları olduğu, kendi eşyası ile başkalarının eşyasını
karıştırmaması gerektiği yine bütün öğrencilere umumi bir konuşma ile
açıklanmalıdır.
Çocukların arkadaşları ile
oynamasına ortam hazırlamak gerek. Evde tek başına, kendi kendine oynayan bir
çocuk, yalnız kalmaktan hoşlanmaya başlarsa arkadaş edinemez. Bu durumda yetişen
çocuk ne kuralları bilir, ne de kuralların nasıl uygulanacağını. Bencilleşir.
Arkadaşlarıyla zamanını, oyuncaklarını, kuralları, oyun ortamını paylaşmayı da
öğrenemez.
Yalnız ahlâkın değil dinin ve
geleneklerin ve çocuklara doğru, yararlı, güzel ve etkili davranış ve
düşünceler kazandırmada temel ilke bunların kurallar hâlinde değil rol-model
olan anne, baba, büyükler ve öğretmenlerin yaşayarak ve yaşatarak
öğretilmesidir. Diğer unsurları da içine kadar bu ifadeyi kısaca ahlâk,
öğretilmez yaşanır olarak formüle edebiliriz.
Acaba, çocuğa daha bebekliğinden
itibaren örnek (rol-model) olması
gereken anne-baba, diğer büyükler, eğitimciler, politikacılar, yöneticiler, artistler, aktrisler ve diğerleri; yetişen gençlerimize
her yönden örnek ve lider olabiliyorlar mı?
“Benim memurum işini bilir.”, “Ön teker nereye giderse arka teker de oraya
gider.” sözleri ve hırsızlık, yolsuzluk, rüşvet yoluyla zengin
olanlar; hukuksuzluklar, bir gün önce
söylenen sözlerin ertesi gün aksinin söylenmesi gibi televizyonlarda işitilen
ve gazetelerde okunan haberlerin, dizi filmlerindeki ayak oyunlarının, evli bir
erkek evli bir kadın, iki erkek bir kız arasında yaşanan aile dramlarını
anlatan dizilerin, güvensizlik ve şiddet olaylarının, kaçırılan çocukların,
kavgaların vb. durumların ve olayların çocuklar ve gençler üzerinde hiç etkisi
olmadığını mı zannediyoruz? Otobüse bindiğimizde bize yer vermeyen bir genci
kınamaya bir hakkımız olduğunu mu düşünüyoruz? Çocuğuna, “Komşunun kümesinden iki yumurta al da gel.” diyen ananın, arayan
bir arkadaşına “Babam evde yok de.” diyen
babanın, dersine geç giren öğretmenin, yere tüküren büyüklerin çocukların
eğitimine nasıl bir katkı sağlayacağı düşünülebilir? Urfalıların bütün yaptığım
açıklamaları anlatan sosyal ve pedagojik değeri olan güzel bir sözü vardır: “Kız, anadan öğrenir sofra yazmayı; oğlan
babadan öğrenir sıra gezmeyi.” Bu
söz herhâlde anlatılanların en güzel ve en öz ifadesidir.
İnsanların doğru düşünmesini, aklını
kullanabilmesini engelleyen birkaç husus daha vardır. Öncelikle din konusunda
kutsal kitap, anlamını bilinmeden yüzlerce yıl okunmuştur. Bu arada İslam ve
özellikle ibadet konuları oldukça aşırı teferruata boğulmuş Ahmediye,
Muhammediye ve ilmihâl kitapları başlıca kaynak olarak kullanılmıştır. Son zamanlarda ise tarikatlar, şihlar,
şeyhler ortaya çıkmış, herkes kendi anlayışına uygun olarak yorumlar yapmaya
başlamıştır. Bu durum, toplumda farklı din anlayışı ve telakkilerine yol
açmaktadır. Bunun tek çözüm yolu ise bir heyet oluşturup, çok ayrıntılı
incelemelerden sonra bir tercüme ve mealinin yapılması, bundan gayrısına izin
verilmemesi olmalıdır.
Çocukların ve gençlerin eğitimini
olumsuz etkileyen bir husus da yaşanan olumsuz gelenekler ve hurafelerdir.
Başta kan davaları olmak üzere
toplumun bir kesiminde de olsa yaşanan olumsuz gelenekler çocukların eğitimi ve
anlayışı üzerine olumsuz etkiler yapmaktadır.
Ağaçlara bez bağlamak, mezarlardan
ve ölülerden yardım dilenmek gibi gelenekler esasen hem dine aykırı hem de
dileği olmadığı zaman inancı sarsan uygulamalardır.
Okul uygulamalarında da çeşitli
olumsuz etkilerle karşılaşılmaktadır.
Zaman zaman öğrencilere hangi
şarkıyı öğrendiklerini, hangi oyunları oynadıklarını, son olarak ne resmi
yaptıklarını soruyorum. Genel olarak bu dersleri yapmadıklarını, bunun yerine
Türkçe ve Matematik dersi yaptıklarını ifade ediyorlar. Kitap okumaya gelince,
öğretmen bir roman veya hikâye ödevi veriyor, özet yapmasını istiyor, hop!
İnternette hazır özetler var. Daha önce ninnilerle uyutulan çocuklar televizyon
reklamlarıyla uyutulmaya başlandığı gibi, çocuğun parmaklarını
kullanabilmesinden itibaren ellerine aldıkları akıllı telefonlar ise neredeyse
okul hayatı boyunca başlıca meşguliyeti olmaya başladı.
Öte taraftan kötü yazılmış, resimlendirilmiş hatta aşağıda örnekleri
görüleceği gibi bilme ve akla aykırı yazılmış ders kitapları elbette çocuklarda
menfi ve okula ve hatta kitaplara olan güvenini sarsacak nitelikler taşımaktadır.
Bir seminerde bana sormuşlardı:
Eğitimde niçin başarılı olamıyoruz? Okul, öğrencilere gereken her türlü değer
ve değer yargılarını öğretmiyor mu?
Onlara, esas eğitimin ailede
başladığını ve okulda devam ettiğini, okulun elbette müspet değerler
kazandırmak için çaba sarf ettiğini söyledikten sonra, “Okul dışındaki olumsuz etmenler, aile ve okul hayatında kazandırılmak
istenen olumlu davranış ve düşünceleri olumsuz etkilemekte daha baskındır.
Ayrıca öğretmenler ve ders kitapları da yeterli değildir.” dedim. Bazı
örnekleri de yukarıda açıkladım.
[1]
Daha önce de açıklandığı gibi verilen örnekler genişletilerek annenin ve
öğretmenin el altı kitabı olmak üzere bir pedagoji kitabının yazılmasına ihtiyaç
vardır.
Yorumlar
Yorum Gönder