Ana içeriğe atla
7

A. TARİH ÖNCESİNDE YAŞAYAN İNSANLARIN MEDENİYETE KATKILARI
Tarih öncesi çağ, arkeolojik kaynaklara göre M.Ö. 50-60 bin yıllarından başlayıp yazının icadı olan 4000 yılına kadar devam bir zaman dilimidir. İnsanlık tarihinin yaşadığı en ilkel ve fakat en uzun dönemidir. Bu dönemde ateş, tekerlek, kesici ve delici aletler olmak üzere birçok alet yapılmıştır.
Medeniyet tarih öncesinde kurulmaya, bilhassa Sümerlerin yazıyı icadıyla gelişmeye ve genişlemeye başlamış ve bu gelişme ve genişleme günümüze kadar devam etmiş, ileriki zamanlarda da devam edecektir.
Acaba, bugünün insanlarının uzaya çıkabilme seviyesine ulaştığı bilim ve teknolojilerin medeniyete katkısı mı daha önemli yoksa ayağına ilk defa ayakkabıyı giyen; ateşi ve yazıyı bulan ve bunun devamında adım adım ilerleyerek yapılan icat ve keşifler mi daha önemlidir? Öncelikle bu sorunun cevabını bulabilmek için başlangıcından itibaren günümüze kadar ulaşan kültür başlığı altında toplayabileceğimiz icat ve keşifleri bilmekte yarar varır.
En başta da söylendiği gibi, toplumlar varlıklarını devam ettirebilmek için her defasında elde ettikleri tecrübeleri yetişen nesle geleneksel eğitim yöntemleriyle aktarmışlardır. Geleneksel eğitim, okul eğitiminden önce aile ve çevre içinde çocukları hayata hazırlamak ve intibaklarını sağlamaktır. Aşağıda açıklanan tarih öncesi çağlardan kalan yazılı kaynaklar olmasa da elde edilen sonuçlara bakılarak geleneksel eğitimin varlığından her zaman söz edebiliriz. Zira insanlar mağaralara yaptıkları resimleri zaman içinde yeni tecrübelerle resim-yazıya dönüştürmüş, buradan hareketle alfabeli bulmuş, taşlara kayalara yazmış, kâğıdı icat etmiş, matbaayı bulmuş ve bugüne kadar gelmiştir. Elbette bu gelişme, anlatıldığı kadar kolay olmamıştır.
İnsan topluluklarının tarihinin yazılmasından önce yaşayış biçimleri özellikle mağara resimlerinden ve kullandıkları aletlerden günümüze kadar gelen kalıntılara bakılarak iki bölümde incelenmektedir.
Tarih öncesi dönemde insanlar hem avlanmayı hem de taşları yontmayı, demiri eritmeyi, tunç yapmayı keşfetmiştir. 

Kaba taş devri icat ve keşifleri (kültürü) M.Ö.60000-10000
İnsanlık tarihinin bilinmeyen zamanlarından başlayarak ilk defa araç kullanmaya başladıkları zaman dilimi, Kaba Taş Devri olarak adlandırılır. Bu dönemde daha çok avlanmak ve kendilerini vahşi hayvanlardan korumak için kaba ve sivri taşları kullandıkları varsayılabilir. Hayvanları avlamayı bu dönemde keşfetmiş oldukları görülmektedir.
Avladıkları hayvan postlarından giysiler yaparak örtünmüş oldukları da bu dönemde olabilir.
İhtimal ki ilk ayakkabı da bu dönemde icat edilmiştir. Belki insanoğlunun en önemli keşiflerinden biri de ayakkabıyı icat etmesidir. Çünkü yalın ayak bir yerden başka bir yere avlanmak veya başka maksatla gitmek için çakılların ve taşların üzerinde yürümenin eziyet verici olduğu düşünülebilir.
Bu gibi buluşlar ve icatlar, o dönemde yaşayan insanların icat ettiği bir kültür unsuru olmakla birlikte aynı zamanda medeniyete attığı ilk adım olarak kabul edilebilir. Başka bir söyleyişle, Kaba Taş Devri, medeniyetin ilk ve temel unsuru olan alet kullanabilme kültürünün oluştuğu devirdir.

Yontma taş devri icat ve keşifleri (kültürü) M.Ö. 10000-8000
Yine tarihin kaydetmediği bir zamandan insanlar, kullandıkları taşları birbirine sürtüp yontarak araç yapmayı keşfetmiştir. İnsanlık tarihinin en önemli ve ilk keşfi, taşları yontmayı icat etmiş olmasıdır.  Böylece, bu aletleri kullanarak hem kendilerini korumak hem de daha kolay avlanmaya başlamışlardır. Ayrıca bu sivri taşları kullanarak mağara duvarlarına da ilk resimleri yapmış ve bu yolla haberleşmiştir.
Ateş de bu dönemde bulunmuştur.
Taş Devrinden kalma aşağıdaki eserler bulunmuştur:
Antalya’da Beldibi, Belbaşı ve Karain (Neanderthâl neslinden bir çocuk dişi ve Homo Sapiens “Düşünen adam” kafatası bulunmuştur.) mağaraları
Gaziantep’te Dülük mağarası.
Medeniyete katkısı bakımından bu dönem, alet yapabilme kültürünün oluşması bakımından önemlidir. Yaptıkları bu aletlerle avlanma, haberleşme, mağaralarda yaşama kültürünü geliştirmişlerdir. Bu yolla medeniyete katkıda bulunmuşlardır.
Cilalı taş devri icat ve keşifleri (kültürü) M.Ö.  8000-5000
Taşların parlatılarak daha kullanışlı araçlar yapılmış, böylece daha kolay işe yarayacağı keşfedilmiştir.
Topraktan da çeşitli kap-kacak yapılmıştır.
Tarım etkinlikleri yapılmaya başlanmış, bunun sonucu olarak insanlar arasında daha yakın ilişkiler kurularak küçük yerleşim birimleri yani köyler kurulmuştur. Bazı hayvanlar evcilleştirilmiştir.
Bu dönemde bitki liflerinden elbiseler yaptıkları ve ilk defa iğne-iplik kullandıkları da anlaşılmaktadır.
Cilalı Taş Devrine ait bulunan kalıntılar: 
Konya Çumra’da Çatalhöyük
Diyarbakır’da Konya’da Çatalhöyük Çayönü (buğday, nohut, mercimek gibi tahıl ürünleri, koyun, köpek, keçi, sığır gibi hayvan kalıntıları)  yerleşimleri.
Alet yapmakta ve kullanmakta ustalaşmaya başlayan insanlar topraktan kap-kacak yapmaya başlayarak medeniyet alanında ilerlemeye katkıda bulunan kültürünü geliştirmişlerdir.
Maden devri icat ve keşifleri (kültürü)  M.Ö. 5000-3000
Bakır devri
Yine tarihi bilinmemekle birlikte arkeolojik kalıntılardan anlaşıldığına göre bu dönemde, ateşi bulmuş olan insanlar bakırı eriterek çeşitli aletler ve araçlar yapmışlardır.
Anadolu’da Bakır Taş Devri buluntuları:
Burdur Hacılar, Konya Canhasan, Denizli Beycesultan, Orta Anadolu’da Güllücek, Van-Tilkitepe önemli yerleşimleri.
Tunç devri icat ve keşifleri
İnsanlar, kalayı da bu dönemde bulmuşlardır. Bakır ile kalayı her nasılsa eritip karıştırarak tunç yapmışlardır. Böylece daha sert ve dayanıklı araç ve aletler yapmaya başlamıştır.
Karasaban, bu dönemde bulunmuş, toprağı işlemek kolaylaşmıştır. Böylece elde ettikleri ürünleri takas suretiyle ticari hayatı başlatmışlardır. İlk şehir yapılanması da bu döneme rastlamaktadır. Şehir yapılanması ile birlikte milletleşme ve devletleşme de oluşmaya başlamıştır.
Tunç Devri bulguları:
Yozgat Alişar, Çorum Alacahöyük, Çanakkale Truva yerleşimleri.
Demir devri icat ve keşifleri
İnsanoğlu, günümüzde de olduğu gibi her dönemde ateşten yararlanmıştır. Demiri keşfettikten sonra eriterek daha geniş yaşam alanlarına uygulamışlar. Sanayinin temelini atmaya başlamıştır.
Bu dönemin sonlarına doğru resim-yazıyı icat etmişlerdir.
Yukarıda açıklandığı gibi bakır, tunç ve demir devirlerinde insanlar öncekilere göre daha ileri düzeyde bir kültür oluşturarak medeniyetin gelişmesine katkıda bulunmuşlardır. 
Görüldüğü gibi insanlığın bugünkü düzeyine ulaşmasında tarih öncesinde insanlar binlerce yıl hem kendi kültürlerini geliştirmişler hem de buna bağlı olarak medeniyetin temel taşlarını atmışlardır.
Bilinen bir millet tarafından yazının icadının dahi, mağara resimlerinden esinlenmiş oldukları dikkate alınacak olunursa, medeniyeti oluşturan bu temel kültür değerleri hiçbir milletin veya topluluğun malı değildir.
Peygamberlerden bazıları bu çağlarda yaşamıştır. BU konu üzerinde ayrıca durulacaktır.

Özetle
İnsanoğlu, tarih öncesinde zamanı ve süresi bilinmeyen karanlık bir dönem yaşamıştır. Bu dönemde çok ilkel yaşadıkları, daha sonra taşları yontarak hem korunmak hem avlanmak için kullandıkları artık bilinmektedir. Sonra bakırı ve demiri bulmuşlar, bunları karıştırıp tunç elde etmişler ve bunlardan öncekilere göre daha modern silâh, kap kacak yapmışlardır. Elbette yaşadıkları mağaralardan çıkarak kendilerine barınaklar icat etmişlerdir.
Yonttukları daha sonra bakırdan ve demirden yaptıkları oklarla avladığı hayvanların derisini yüzüp etini yiyerek, derisinden kendine giysi ve ayağına çakılların batmaması için çakıl taşlarına karşı koruyacak bir çeşit ayakkabı yaptığından söz edebiliriz. Yıldırımın çıkarttığı bir yangından elde ettiği ateşi ısınmak için, üzerine düşen bir et parçasından aldığı lezzeti tattığında pişirmek gibi yeni bir keşfe imza atmış olabilir.
İnsanoğlu, bazen tesadüflerden sonuç çıkararak bazen sınayarak-deneyerek, düşerek-kalkarak kısaca zekâsını-aklını kullanarak bilinen tarih zamanlarına kadar gelinmiştir. Yuvarlanan bir taş veya kütük, tekerleği icat etmek için ilham kaynağı olmuş olabilir.
Kısaca insanoğlu tarih çağlarına; ateş ile birlikte bakır, demir, tunç gibi madenleri kullanmayı bilerek girmiştir. Ayrıca açıklanacağı gibi din inancına da sahip oldukları anlaşılmaktadır.
Yazının bulunmasına ilişkin kesin tarih olmamakla birlikte Sümerler (M.Ö.4000-2000) tarafından icat edildiği bilinmektedir. Ancak Sümerlerin daha düzgün koreografi ile yazı-alfabe icat etmişlerdir. Bunun anlamı, kendilerinden önceki tarih öncesi son dönem olan MADEN devrinde de insanların yazma konusunda bir mesafe ket etmiş olmalarından söz edebiliriz. Esasen mağara resimlerinden hareketle insanlık yüzlerce yıl içinde bu seviyeye ulaşmıştır. Sümerlerle çok önemli olan bir durum daha aydınlığa kavuşmuştur: Zira Sümerler ilk tapınakları olan Zigguratları yapmıştır. Demek ki insanlar tarih öncesi dediğimiz zamanlarda bir din inancına sahip olmuşlardı.
Esasen dinler tarihi açısından bakıldığında Nuh Peygamberin Sümerler zamanında yaşadığı dikkate alınırsa, ona gelinceye kadar İnsan hayatının varoluşu ile yaratılan Âdem, Şit ve İdris peygamberler tarih öncesi çağda gönderilmiştir. Bu nedenle Sümerlerden önce bir din olgusunun var olması gerekmektedir. Tek Tanrı  (Allah) dinini tebliğinden sonra aradan geçen zaman içinde, daha sonraları da görüldüğü gibi insanlar çeşitli sebeplerle çok tanrılı ve bunları temsil eden putperestlik dönemi yaşamıştır.[1] Sümerler de bunlardan biridir.
İnsanlar, kaba taş devrinden başlayarak tarih çağlarına bu birikimlerle girmiştir.
Bu döneme kadar bir okul ortamı olmadığından her merhalede elde edilen birikimler bir sonraki nesle; görgü, anlatma, gösterme, örnek olma, öğretme gibi geleneksel usullerle aktarılmıştır. Hatta öyle diyebiliriz ki, bir nevi günümüzde bile pek çok yerde devam eden baba mesleği olarak öğretilmiş olmalıdır.
Buraya kadar anlatılanları toparlayacak olursak hangi yolla olursa öğrenim ve eğitim insanlığın var oluşundan itibaren mevcuttur. Ve günümüzde devam etmekte, gelecekte de devam edecektir.
Yakılan ilk ateş hiç sönmemiş ve bugün uyduları uzaya göndermek, yuvarlanan bir kütük insanları gökyüzünde uçurmak için kullanılıyor. İşte bilimin gücü budur, medeniyet budur. Ve İnsanlığın dehâları bunu başarabilmek için binlerce yıl çalışmış, çalışmaya devam etmektedir. Uzaya ulaşan insanların geleceğe ilerleyişi, gidecek yer kalmayınca, gelecekte belki de geçmişe nasıl gidileceğinin yollarını arayacaktır.
Medeniyet, Müslümanlar, Türkler ve Avrupalılar tarafından oluşturulmamıştır. Buna karşılık medeniyetin Yazıyı ve üzerine yazılacak araçları (kil tabletleri) bulan Sümerlerin Orta Doğu merkezli Bilinen tarihi ile M.Ö. 4000 yıllarından başlayan devlet kurma macerası İsa”nın doğumuna kadar bilinen tarih içinde Sümerlerin,  Akatların, Asurların, Babilin, Fenikelilerin, Yunanların, Romalıların ve Türklerin bugünkü medeniyet dediğimiz yaşama düzeyinin temelinin atıldığı bir gerçektir.[2]
Bu nedenlerle medeniyet tarihi, esas itibarıyla pedagoji-eğitim tarihidir. Bundan dolayıdır ki önce devlet kurmuş milletlerin medeniyete nasıl ve ne kadar katkıda bulunduğuna göz atmakta fayda vardır.

Tarih öncesi çağlarda pedagoji
İnsanoğlu; taşlarla, kayalarla, toprakla, su ve hava ile kaplı, birçok bitkinin ve hayvanın da olduğu bir dünyada var olmuştur.
Elbette yazılı kaynak olmadığından mağara resimlerinden ve arkeolojik kazılardan elde edilen buluntulardan geçmişte insanların nasıl yaşadıkları hakkında bilgi edinebiliyoruz. Örneğin mağaradaki resimlerin iletişim amacıyla kullanıldığını, daha sonra bu resimlerin giderek nesneleri ifade edecek şekilde yazıya döküldüğü, medeniyetin tarihi gelişimi içinde anlaşılmaktadır. Başka bir söyleyişle eldeki bulguların sonucuna bakarak onlar hakkında bilgi sahibi olunmaktadır.
İlk var olan hayvanların ilk işi karınlarını doyurmak için bitkileri yemişler, çevrelerindeki suyu içmişlerdir. İnsanlar ise bu bitkileri yemekle birlikte daha kaba taş devrinde hayvanları öldürmüşler, etini yemişler, derisini giysi olarak kullanmışlardır. Zaman içinde ateşi bulmuşlar, demiri, bakırı, giderek diğer madenleri keşfetmişler ve bunları eriterek ve işleyerek işlerine yarar hâle getirmişlerdir.
Kabataş, Yontma, cilalı taş devirlerinde ve demir, bakır, tunç çağlarında da elde ettikleri birikimleri kendi çocuklarına babadan oğula, anneden kıza öğreterek varlıklarını devam ettirmişlerdir. Yukarıda belirtilen her çağdaki gelişme, daha da geliştirilerek bir sonraki çağa geçilmiştir.




[1] Bu konuyu, Din Psikolojisi: İnsanlar niçin putlara taparlar” başlıklı makalemde inceledim.
[2] Bu konu; “Medeniyetlerin Çatışması mı, Medeniyetin Paylaşımı mı? “ adlı çalışmamda ayrıntılı olarak ele alınmıştır. 

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

5 A.PEDAGOJİNİN ANLAMI, UYGULAMALARI VE TARİHÎ GELİŞİMİ Pedagoji teriminin kaynağı TDK sözlüğünde ve bazı tanımlarda pedagoji terimi,  ilm-i terbiye ve eğtimbilim olarak tanımlanmaktadır. R. Arkın 1952)”a göre eğitimbilim (pedagoji) dar anlamda eğitim ve öğretim bilimi, geniş anlama eğitim ve öğretimle ilgili bütün olayların ve cereyanların eğitim vasıtalarının ve teşkilatının araçlı veya araçsız eğitsel ölçülerin bilimi demektir.” Yazar, bu tanımı yeterli bulmayarak, “… çünkü eğitsel (didaktiğe, metot meselelerine ait) kaide ve hükümler her şeyden önce pedagojinin pratik cephesine taalluk eder. Onun için eğitim bilimi, şu şekilde tarif etmek de mümkündür: Eğitim sistemlerini inceleyen ve çocukların bedensel zihnî ve ahlakî terbiyeleri için fizyoloji, psikoloji ve toplumbilim –sosyoloji- gibi bilimlerin görüşlerinden faydalanarak yollar araştıran ve metotlar bulmaya çalışan bilim.” Pedagoji teriminin manasını açıklayabilmek ve anlatabilmek için başlangıç tarihine kısaca ...
MEDENİYET VE PEDAGOJİ TARİHİNE GİRİŞ Medeniyet mi pedagojiyi, pedagoji mi medeniyeti yaratmıştır? münazarasının kazananı ve kaybedeni ancak bu kitap bütünüyle okunduğunda okuyucu tarafından takdir edilecektir. Pedagoji tarihi, esas itibarı ile medeniyet tarihidir. Zira medeniyete ilişkin bütün yaşama standartlarını icat eden, keşfeden ve geliştiren insanlar daha en başında doğayı, olayları, kendini ve diğer insanları doğru okuyan ve yazan insanlardır. Hatta tesadüfleri bile değerlendirebilmek ve bundan sonuç çıkarmak, elde ettiği sonuçları geliştirmek de insana mahsus bir yetenektir. Allah, kâinatı her ne yolla yarattı ise de Dünya”yı bir taş, toprak ve kaya yığını hâlinde yarattığı muhakkaktır. Bu taş ve kaya yığınını güzelleştirmek, düzgünleştirmek ve yaşanabilir hâle getirmek için de güneş, hava ve su gibi en elzem unsurları yarattıktan sonra bitkileri, hayvanları ve en sonunda da insanı yaratmış olmalıdır.  Bitkiler ve hayvanlar içinde yaşadıkları doğal şartlara az-ço...