Ana içeriğe atla
MEDENİYET VE PEDAGOJİ TARİHİNE GİRİŞ
Medeniyet mi pedagojiyi, pedagoji mi medeniyeti yaratmıştır? münazarasının kazananı ve kaybedeni ancak bu kitap bütünüyle okunduğunda okuyucu tarafından takdir edilecektir.
Pedagoji tarihi, esas itibarı ile medeniyet tarihidir. Zira medeniyete ilişkin bütün yaşama standartlarını icat eden, keşfeden ve geliştiren insanlar daha en başında doğayı, olayları, kendini ve diğer insanları doğru okuyan ve yazan insanlardır. Hatta tesadüfleri bile değerlendirebilmek ve bundan sonuç çıkarmak, elde ettiği sonuçları geliştirmek de insana mahsus bir yetenektir.
Allah, kâinatı her ne yolla yarattı ise de Dünya”yı bir taş, toprak ve kaya yığını hâlinde yarattığı muhakkaktır. Bu taş ve kaya yığınını güzelleştirmek, düzgünleştirmek ve yaşanabilir hâle getirmek için de güneş, hava ve su gibi en elzem unsurları yarattıktan sonra bitkileri, hayvanları ve en sonunda da insanı yaratmış olmalıdır. 
Bitkiler ve hayvanlar içinde yaşadıkları doğal şartlara az-çok uydurarak değiştirseler de özünde varlıklarını çevre ortamlarını değiştirmeden, düzenlemeden aynen devam ettirmektedir. Ya insan! İnsan öyle değil. İçinde yaratıldığı doğal ortama razı olmamış ve onu değiştirmek, geliştirmek ve güzelleştirmek için daha ta başından beri meşgul olmuş ve hâla da bu meşguliyetini devam ettirmektedir.[1]
Hangi kurama inanırsanız inanın insan; toprak, hava, su, bitki ve hayvanların var olduğu bir dünyada var olmuş veya yaratılmıştır. Zira, hayvanların beslenmesi için önce bitkilerin, insanların beslenmesi için de hem bitkilerin hem de hayvanların var olması gerekir. Bir kısım hayvanların var oluşlarını devam ettirebilmeleri için de beslenmesi için hem bitkileri hem de farklı türlerdekileri yemeye ihtiyaçları olmuştur.
Hayvanlar âlemindeki bireyler, vücut görünüşü bakımından farklı olsa da hayatiyetini devam ettirme bakımından insandan çok farklı değildir. İç dünyası bakımından ise insanı üstün kılan iki mühim özelliğinden biri eğitilebilir içgüdülerinin ve kullanabildiği zekâsının-aklının olmasıdır.[2]
İnsanoğlu, tarih öncesinde zamanı ve süresi bilinmeyen karanlık bir dönem yaşamıştır. Bu dönemde çok ilkel yaşadıkları, daha sonra taşları yontarak hem korunmak hem avlanmak için kullandıkları artık bilinmektedir. Sonra bakırı ve demiri bulmuşlar, bunları karıştırıp tunç elde etmişler ve bunlardan öncekilere göre daha modern silâh, kap kacak yapmışlardır. Elbette yaşadıkları mağaralardan çıkarak kendilerine barınaklar icat etmişlerdir.
Yonttukları daha sonra bakırdan ve demirden yaptıkları oklarla avladığı hayvanların derisini yüzüp etini yiyerek, derisinden kendine giysi ve ayağına çakılların batmaması için çakıl taşlarına karşı koruyacak bir çeşit ayakkabı yaptığından söz edebiliriz. Yıldırımın çıkarttığı bir yangından elde ettiği ateşi ısınmak için, üzerine düşen bir et parçasından aldığı lezzeti tattığında pişirmek gibi yeni bir keşfe imza atmış olabilir.
İnsanoğlu, bazen tesadüflerden sonuç çıkararak bazen sınayarak-deneyerek, düşerek-kalkarak kısaca zekâsını-aklını kullanarak bilinen tarih zamanlarına kadar gelinmiştir. Yuvarlanan bir taş veya kütük, tekerleği icat etmek için ilham kaynağı olmuş olabilir.
Kısaca insanoğlu tarih çağlarına; ateş ile birlikte bakır, demir, tunç gibi madenleri kullanmayı bilerek girmiştir. Ayrıca açıklanacağı gibi din inancına da sahip oldukları anlaşılmaktadır.
Yazının bulunmasına ilişkin kesin tarih olmamakla birlikte Sümerler (M.Ö.4000-2000) tarafından icat edildiği bilinmektedir. Ancak Sümerlerin daha düzgün koreografi ile yazı-alfabe icat etmişlerdir. Bunun anlamı, kendilerinden önceki tarih öncesi son dönem olan MADEN devrinde de insanların yazma konusunda bir mesafe ket etmiş olmalarından söz edebiliriz. Esasen mağara resimlerinden hareketle insanlık yüzlerce yıl içinde bu seviyeye ulaşmıştır. Sümerlerle çok önemli olan bir durum daha aydınlığa kavuşmuştur: Zira Sümerler ilk tapınakları olan Zigguratları yapmıştır. Demek ki insanlar tarih öncesi dediğimiz zamanlarda bir din inancına sahip olmuşlardı.
Esasen dinler tarihi açısından bakıldığında Nuh Peygamberin Sümerler zamanında yaşadığı dikkate alınırsa, ona gelinceye kadar İnsan hayatının varoluşu ile yaratılan Âdem, Şit ve İdris peygamberler tarih öncesi çağda gönderilmiştir. Bu nedenle Sümerlerden önce bir din olgusunun var olması gerekmektedir. Tek Tanrı  (Allah) dinîni tebliğinden sonra aradan geçen zaman içinde, daha sonraları da görüldüğü gibi insanlar çeşitli sebeplerle çok tanrılı ve bunları temsil eden putperestlik dönemi yaşamıştır.[3] Sümerler de bunlardan biridir.
İnsanlar, kaba taş devrinden başlayarak tarih çağlarına bu birikimlerle girmiştir.
Bu döneme kadar bir okul ortamı olmadığından her merhâlede elde edilen birikimler bir sonraki nesle; görgü, anlatma, gösterme, örnek olma, öğretme gibi geleneksel usullerle aktarılmıştır. Hatta öyle diyebiliriz ki, bir nevi günümüzde bile pek çok yerde devam eden baba mesleği olarak öğretilmiş olmalıdır.
Buraya kadar anlatılanları toparlayacak olursak hangi yolla olursa öğrenim ve eğitim insanlığın var oluşundan itibaren mevcuttur. Ve günümüzde devam etmekte, gelecekte de devam edecektir.
Yakılan ilk ateş hiç sönmemiş ve bugün uyduları uzaya göndermek, yuvarlanan bir kütük insanları gökyüzünde uçurmak için kullanılıyor. İşte bilimin gücü budur, medeniyet budur. Ve İnsanlığın dehâları bunu başarabilmek için binlerce yıl çalışmış, çalışmaya devam etmektedir. Uzaya ulaşan insanların geleceğe ilerleyişi, gidecek yer kalmayınca, gelecekte belki de geçmişe nasıl gidileceğinin yollarını arayacaktır.
Bu nedenlerle medeniyet tarihi, esas itibarıyla pedagoji-eğitim tarihidir. Bundan dolayıdır ki önce devlet kurmuş milletlerin medeniyete nasıl ve ne kadar katkıda bulunduğuna göz atmakta fayda vardır.
Medeniyet; yalnız başına Müslümanlar, Türkler ve Avrupalılar tarafından oluşturulmamıştır:
İnsanoğlunun tarihen var olduğunun farkına vardığımız Kabataş öncesinden ya da ilk insandan başlayarak günümüzde yaşadığımız şu andaki medeniyetin oluşturulmasında topyekûn gelmiş geçmiş, adı bilinen veya bilinmeyen bütün insanların payı olduğu hatırdan çıkarılmamalıdır.
Toplumlar kültür, teknoloji ve bilim unsurları oluşturarak medeniyet denilen ortak paydaya ulaşmıştır. Medeniyete katılan her bir kültür unsuru bir toplumda bir kişi tarafından keşfedilmiş, bulunmuş veya icat edilmiş olmakla o toplumda yaygınlaşarak o toplumun malı hâline gelmiştir. Örneğin yazıyı Sümer toplumunda yaşayan bir kişi icat etmiş, yazı o toplumda yaygınlaşmış ve o toplumun malı olarak medeniyetin kapsamı içine girmiştir. Bu nedenle kültür, teknoloji ve bilim gerçekte bireysel olduğu hâlde yaygınlaşması anlamında ulusal, medeniyet anlamında ise evrenseldir ve adı medeniyettir.
Bir kültür unsuru olarak ilk defa, örneğin, bayrak, bir kişi tarafından önerilmiş, o toplum/ulus tarafından benimsenmiş ve yaygınlaşmış ve neticede medeniyete mal olmak üzere uluslar arası kabul görmüştür. Bu buluşun topluma yaygınlaşması pedagoji/eğitim ile gerçekleşmiştir. Bu durumu, kültüre ait bir unsur keşfedildikten veya icat edildikten sonra pedagoji tarafından yaygınlaşmıştır. Bu nedenle medeniyet tarihi ile pedagoji tarihini birbirinden ayrı düşünmek doğru olmayacaktır. Uluslar arası boyut kazanan bir kişinin keşfettiği ve o kişinin ulusu tarafından benimsenmiş olan bir kültür unsuru evrensel olarak medeniyete dâhil olurken başka ulusların kişileri de bu unsuru geliştirmiş, düzeltmiş ve yeniden uluslararasında yayılmasına vesile olmuştur. Böyle bir döngü ile medeniyet bugünkü düzeye ulaşmıştır.
Bu kitabın yazılış amacı
Bu kitabın bu güne hitap etmeyeceğini ve belki de 3-5 yüz kişiden fazla bir okuyucu bulamayacağını düşünüyorum.
Bu kitap, belki 30, belki 40 yıl sonrasında Türkiye”de Türk milleti için günümüzden 500 yıl önce Avrupa”da olduğu gibi reform hareketleri başlatacak filozofların, pedagogların, psikologların, ekonomistlerin, sanatkârların, ilâhiyatçıların elinin altında geçmişte neler yapıldığını göstermek için yazılmıştır.
Türk ve arap Müslüman âlemi, 10-12. asırda İslâm”ın kutsal kitabı Kur”an ışığında bilim ve teknoloji alanında bir hamle yapmış ise de bu hamle, orada kalmış, bu hamlenin sonuçlarından bütünüyle Avrupa bilim adamları yararlanarak reform ve hümanizm hareketlerini başlatmış ve günümüze kadar duraksamadan devam ettirmiş ve hâlâ devam ettirmektedir.
Osmanlı İmparatorluğunun son zamanlarında ve bilhassa Tanzimat Fermanı ile bir takım reforma benzeyen hareketler, Avrupa baskısı ile uygulanmış olsa da bu hareketler ancak azınlık haklarına ve kısmen de hukukî olmuştur. Daha sonraları yine Avrupa”nın etkisiyle okullarda bir takım ıslahat yapılmak istendi ise de artık çok geç olmuştu.
Türk milleti, Mustafa Kemâl Atatürk ve çevresindeki bilim adamlarıyla bir reform hareketleri başlattı ise de bu hareket de uzun ömürlü olmamış, ölümünden kısa bir süre deform olmuş, bilimde, teknolojide ve sosyal alanlarda Avrupa”nın eline bakar hâle gelmişizdir. Avrupa Birliği kapısının önünde dolanmamız ve beklememiz ise bunun en belirgin göstergesidir.
Yukarıda belirtildiği hayatın her alanında yapılması gereken reform, Türk tarafından, Türk”e göre, Türk için ve Türkçe yapılmalıdır. Bu kitap, buna işaret eden bir başlangıç olacaktır diye düşünüyorum.
Kitabın dili
Özellikle Arkın, Kanat, Gökalp ve Ülgen”den yapılan alıntılarda yazarların sözcüklerinde değişiklik yapılmamıştır.  Bunun üç önemli sebebi vardır:
1. Bazı sözcükler kullanımdan kısmen düşmüş olsa bile hâlâ bu sözcüklerle yazılmış kitaplar mevcuttur. Bu nedenle okuyucunun bu sözcükleri okudukları önce yazılmış kitapları anlaması için önemlidir.
2. Belki ilk defa okuduğu bu sözcükleri kelime hazinelerine eklemeleri için önemlidir.
3. Şu anda günlük konuşma dilimizde kullandığımız ancak bu kitapta yer alan eş anlamlı sözcüklerin her zaman birbirinin yerine kullanılamadığı da dikkati alınmıştır.
Bu durumları dikkate alarak, muhtemel bazı sözcüklerin anlamını açıklamak için ayrıca bir sözlük ilâve edilmiştir.
Zira alıntı yapılan bu kitapların yazılış tarihi itibarı ile en yenisi bile 50 yıl öncesine aittir. Bunu ihmal etmek doğru olmaz, diye düşünüyorum.
Bu kitabın yazım tekniği
Bu, bir tarih kitabı değildir. Bu kitapta krallar, kraliçeler, padişahlar, sultanlar, şahlar, beyler, imparatorlar ve onların hayatı yoktur. Savaşlar da yoktur. Bunların yerine doğrudan milletlerin kendi nesillerine anlattıkları yaşayışları, anlayışları, eğitime ilişkin gelenekleri vardır.
Bu, bir pedagoji kitabı da değildir. Ancak günümüz pedagojisine ışık tutmak üzere geçmişin irdelendiği, geçmişte eğitime ilişkin neler yapıldığından hareketle bugün neler yapılabileceği ve gelecekte neler yapılabileceğine okuyucuyu ya da araştırmacıyı yönlendiren bir çalışmadır.
Bu kitap bir pedagoji ya da çocuk eğitimi tarihi olmak itibarı ile ilk çağlardan itibaren insanların nasıl yaşadıkları, nasıl birer kültür oluşturduklarından hareketle çocuklarına neler öğrettiklerini, neler anlattıklarını, çocukların eğitimine ilişkin neler yapıldığını ve söylendiğini anlatmaya çalıştığım bir kitaptır. [4]
Bu çalışma her tarih döneminde ve buraya eğitim anlayışları doğrudan veya dolaylı olarak alınmış milletlerin medeniyete kattıkları kültürden de söz edilmiştir.
Doğrudan eğitimleri hakkında malumat alamadığımız milletlerin kültürlerine bakarak çocuklarına neler öğrettikleri hakkında bir fikir ortaya koyabiliriz.
Bu anlamda iki durumla karşı karşıya kalınmıştır: Bunlardan birinci kültür ve toplumun değerleri, örneğin dil, din, gelenekler, ritüeller vs. doğrudan geleneksel eğitimle gerçekleşir. Bilim ve teknoloji ise okul ya da kitap eğitimi ile gerçekleşen medeniyet unsurlarıdır. Bununla birlikte geleneksel eğitimin doğrudan etki ettiği bütün unsurlara az-çok okul ortamında da yer verilir. Ancak okul, toplumun kültürel yapısını genç nesle eksik, yanlış, hatalı verdiği değer ve değer yargılarını tamamlayıcı, düzeltici rol oynar.
Etkileyici olma ve toplumun umumu yaşayışı bakımından geleneksel eğitim ve bu eğitime ilişkin yöntemler, okul eğitiminden daha etkili rol oynar. Çoğu zaman geleneksel eğitimle edinilmiş yanlış kültürel unsurları düzeltmeye okulun gücü yetmeyebilir. Burada örneğin hurafelerden bir toplumu arındırmak belki bir asır bile sürebilir. Ama geleneksel eğitim, okulda verilen bir değeri bir anda alt üst etmeye yeterli olur. Nitekim günümüzde bunun örneklerini aynen yaşıyoruz. Birkaç bin yıl öncesinde örneğin ağaçlara çaput bağlamak, mezarlıklarda dua ederek onlardan yardım beklemek günümüzde bile devam etmekte, okul bu geleneği yıkamamıştır.
Bütün bunları dikkate alarak okuyucu pedagojisini incelediği toplumun kültürel yapısı hakkında doğru bilgiye sahip olursa, pedagojisi hakkında da yeterli bir görüş/fikir kazanabilir.
Bir başka husus, bugün varlıklarını kaybetmiş olsalar bile birçok toplumun ortaya koyduğu eğitim ve kültürel değerlerin pek çoğunun hem çağdaşı, hem sonraki toplumlarda ve hatta bazılarının günümüzde bile varlığını az-çok benzerlikle veya aynen devam ettiği görülmektedir. Bu nedenle okuyucu arada sırada dip notlarda gösterilmiş olsa bile bir mukayese yapabilir.
Bu mukayeselerde pek çok toplumun ne gibi ortak noktaları olduğu açıkça anlaşılacaktır. Zira her toplum muayyen bazı değerleri adeta ortak değer olarak yaşamış, çocuklarının da yaşaması için çaba harcamıştır.
Ayrıca bu kitabı sonuna kadar hem mukayeseli hem de Türk eğitim anlayışının son 20-30 yılına baktığında pek çok uygulamanın daha önce denenmiş olduğu açıkça görülür. Bazı kimseler daha önce uygulanmış olan ve fakat unutulmuş gibi görünen bazı hususları bir yenilik gibi gündeme getirdikleri de görülmektedir.
Pedagoji, sihirli bir sözcük gibi kullanılmakta, sokaktaki insandan en tepedeki insana kadar herkesi ilgilendirmektedir.
Bu alanda daha sonra yazılmış bazı kitapları okumuş olsam da Dr. Hâlil Fikret Kanat”ın Pedagoji tarihini her baskısında olmak üzere altını çizerek ve notlar alarak okudum. Ve eğitimin içinde 55 yıl geçirmiş bir öğretmen olarak artık neredeyse yaz-boz uygulamaları hariç tutulacak olunursa söylenecek söz ya kalmamıştır ya da henüz bulunamamıştır.
Zira son otuz yıl içinde yabancı dil ağırlıklı, kredili sistem, bilgisayarlı eğitim, diz üstü bilgisayarlı eğitim, akıllı tahta, quantum öğrenme, öğrenmeyi öğrenme,  çoklu zekâ,  gibi teknolojilerin eğitime tatbikinden de iyi sonuçlar alınamamış, bunlar bir iki yıl denenip denenip terk edilmiştir. Bu başarısızlıklarda eğitim sistemi ile eğitim araçlarının birbirine karıştırılması sebep olmuştur. Ayrıca bu uygulamalar geneli itibarı ile siyasî mülahazalarla yapıldığından umumi bir eğitim felsefe ve anlayışı da ortaya konmamıştır.[5]
Nasıl insanlar yetiştireceğiz, bunları nasıl yetiştireceğiz? Okula başlattığımız çocuklar nihaî okulu bitirdiklerinde hayatlarını nasıl kazanacaklar? Hangi bilgi ve becerilerle donatılırsa hayatta başarılı olurlar? Bunun için hangi yöntemleri ve teknikleri kullanmalıyız? Bu yöntem teknikleri uygulayacağımız program ve içeriği ne olmalıdır?
Biraz daha kışkırtıcı sorular soralım:  Acaba 8-10 yaşlarına gelmiş çocuklar arasından ve sonra ileriki okul basamaklarında sadece üstün zekalı çocukların öğrenime devam etmesine mi izin verelim? Diğer çocukları belirli bir öğrenim basamağından ileriye götürmeyelim mi? Toplumu yönetecek, bilime ve teknolojiye katkıda bulunacak, keşif ve icatlar yapacak insanlara ihtiyacımız varsa –ki vardır- bunları nasıl yetiştireceğiz? Bunun sağlanması için bir eğitim sistemi, nasıl bir program, nasıl bir yasa ve bunları yetiştirecek öğretmenleri nasıl yetiştireceğiz?
Kendilerinden söz ettiğimiz milletlerin ve onların kurdukları devletlerin hemen hepsi ya şanla şerefle ya zelil olarak tarihteki yerlerini almışlardır.
Bu kitabın başlıkları yapaydır. Gerek devir, gerek asır ve gerekse felsefi veya pedagojik akımlar için gösterilen başlıklar konuyu toparlamak için konulmuştur. Çünkü hiçbir dönem veya akım muayyen bir tarihte bıçakla kesilmiş, öteki de başlamış değildir. Önceki devam ederken, sonraki akım başlamıştır. Ancak hiçbir akım yok olmamış, kaybolmamıştır. Bugün bile izleri vardır.
Tarih ve talih her zaman aynı bir millete gülümsememiştir. Bir milletin içinde küçük bir azınlık bile içine doğduğu koca bir toplumu mahvedebilmiştir. Bunun örnekleri tarihte pek çoktur. Tarihe baktığımız zaman bile hiçbir milletin sonsuza kadar payidar olmadığı görülür. Devletin ve milletin ömrünü huzur içinde uzatmanın yegâne yolunun; aileyi de, bireyi de, ekonomiyi de, hukuku da, ticareti de, ahlâkı da, dini de, sosyal ilişkileri de, milletler arası ilişkileri de etkileyen temel unsurun eğitim olduğu hatırdan çıkarılmamalıdır. Bu nedenle tarihin tekerrür etmesine fırsat verilmemelidir.

PEDAGOJİ DERSİNİN ÖNEMİ VE DEĞERLENDİRME
Üniversitelerin sınıf ve ders öğretmenliği bölümlerine ayrıntılı olarak zorunlu, diğer bütün fakülte ve bölümlerine ise en az bir defa da olsa PEDAGOJİ TARİHİ ile ilgili bir kitabın okunması zorunlu olmalıdır. Bu birçok yönden önemlidir:
1. Öğretmenlerin böyle bir kitabı okumaları ve incelemeleri, tartışmaları halinde mesleğe ilişkin ufukları genişleyecektir.
2. Diğer bölüm ve fakülte mezunlarının da hem insan ilişkilerinde felsefe ve pedagoji bakımından davranışlarına daha çok dikkat etmeleri hususunda bir fikir verecektir
3. Medeniyetin bugünkü düzeye gelmesine kadar insanlık âleminin ne gibi mücadele verdiği hususunda bir fikir sahibi olacaklardır.
4. Pedagojiye karşı ilgi duyan, mevcut eğitim sistemini eleştiren ve yeni bir ufuk arayanlara ise, öncekilerin neler düşündüklerini, ne yaptıklarını anlamakla kendilerinin ortaya koyacakları fikrin orijinalliğini-özgünlüğünü test etme imkânı bulacaklardır. “Ne aradığımız bilirsek, ne bulduğumuzu fark ederiz.”
5. Anne ve baba olarak çocukların eğitiminde nelere dikkat etmeleri gerektiği hususunda geniş bir anlayış ve görüş elde edeceklerdir.
Dersin işlenişi
Bu dersin işlenişinde iki yöntem uygulanabilir:
1. Her konu önceden bir defa okunur ve dershanede konu tartışılarak işlenir.
2. Yerine göre öğrenciler gruplar halinde ayrılarak münazara şeklinde de işlenebilir.
3. Bir pedagogun adı verilerek görüşlerini yazmaları ödev olarak da ele alınabilir ve sınıfa sunum yapılabilir.
Böyle bir ders konulduğu ve okutulduğu takdirde öğretmenler veya öğretim üyeleri bu dersi sevimli hale getirmelidir.
Değerlendirme
Böyle bir dersin ezberlenmesine, satır satır öğrenilmesine gerek yoktur. Yapılacak bir sınavda bir pedagogun görüşünden bir paragraf yazarak verilir ve bu konudaki düşüncelerini eleştirmelerini, kabul veya ret ettiği yönleri açıklamaları istenir. Örneğin, Comenius”tan şu görüşü ele alalım:
 “Zengin olsun, fakir olsun; kız olsun, erkek olsun; hatta şehirde veya köyde doğmuş bulunsun her çocuk aryasız (istisnasız) okula gitmeye zorlanmalıdır.”
1. Bu paragraf size ne anlatmaktadır? Ne anladınız?
2. Bu paragrafı bugünkü uygulamalar ile karşılaştırınız.
Kısa ve öz olarak düşüncelerini açıklamaları istenmelidir.
Bu kitap içinde hem Halil Fikret Kanat”ın hem de yazarın gerek dipnotlarda ve gerekse metin içinde benzer karşılaştırma ve eleştiriler örnek olarak alınabilir.
Aksi hâlde, örneğin “Comanius”un eğitim anlayışını yazınız.” veya bu konularla ilgili çetrefilli test sorulardan kesin olarak kaçınınız.
Kısaca, bu ders sevimli hâle getirilmelidir.   
Sözün özü, her öğretmen bir pedagog olmalıdır.




[1] Ancak, insanlar; bu meşguliyet özellikle son yüz yılda, içinde yaşadığı bu dünya denen mekânı tahrip etmek, tüketmek gibi bir düzeye ulaştığı da görülmektedir.
[2] Zekâ konusu, “Zekâ” adlı çalışmamda ayrıntılı olarak ele alınmıştır. Köpekler gibi bazı hayvanlarda yeme, tuvalet gibi alışkanlıklar kazandırılması, bazı hayvanların evcilleştirilmesi ve kullanılması milyonlarca hayvan varlığı içinde müstesna olarak görülebilir.
[3] Bu konuyu, Din Psikolojisi: İnsanlar niçin putlara taparlar” başlıklı makalemde inceledim.
[4] Bu zor ve çetrefilli tarihsel çalışmayı tamamladıktan sonra esas pedagojinin konusu olan 0-12 yaş çocuklarının eğitimine ilişkin toplumun kabul ve ret ettiği bütün değerlere ilişkin Pedagoji Felsefesi ve Uygulamalar adı altında bütün millî ve ilmî değerleri edindirme, kazandırma, öğretme ve ezberleme temelinde ayrı ayrı amaçları, yöntemleri, konuları, uygulamaları ve sistemi içeren bir eserin yazılmasına ihtiyaç olduğunu düşünüyorum.
[5] Bu hususlara, günümüz eğitim anlayışı açıklanırken temas edilecektir. 

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

5 A.PEDAGOJİNİN ANLAMI, UYGULAMALARI VE TARİHÎ GELİŞİMİ Pedagoji teriminin kaynağı TDK sözlüğünde ve bazı tanımlarda pedagoji terimi,  ilm-i terbiye ve eğtimbilim olarak tanımlanmaktadır. R. Arkın 1952)”a göre eğitimbilim (pedagoji) dar anlamda eğitim ve öğretim bilimi, geniş anlama eğitim ve öğretimle ilgili bütün olayların ve cereyanların eğitim vasıtalarının ve teşkilatının araçlı veya araçsız eğitsel ölçülerin bilimi demektir.” Yazar, bu tanımı yeterli bulmayarak, “… çünkü eğitsel (didaktiğe, metot meselelerine ait) kaide ve hükümler her şeyden önce pedagojinin pratik cephesine taalluk eder. Onun için eğitim bilimi, şu şekilde tarif etmek de mümkündür: Eğitim sistemlerini inceleyen ve çocukların bedensel zihnî ve ahlakî terbiyeleri için fizyoloji, psikoloji ve toplumbilim –sosyoloji- gibi bilimlerin görüşlerinden faydalanarak yollar araştıran ve metotlar bulmaya çalışan bilim.” Pedagoji teriminin manasını açıklayabilmek ve anlatabilmek için başlangıç tarihine kısaca ...
7 A. TARİH ÖNCESİNDE YAŞAYAN İNSANLARIN MEDENİYETE KATKILARI Tarih öncesi çağ, arkeolojik kaynaklara göre M.Ö. 50-60 bin yıllarından başlayıp yazının icadı olan 4000 yılına kadar devam bir zaman dilimidir. İnsanlık tarihinin yaşadığı en ilkel ve fakat en uzun dönemidir. Bu dönemde ateş, tekerlek, kesici ve delici aletler olmak üzere birçok alet yapılmıştır. Medeniyet tarih öncesinde kurulmaya, bilhassa Sümerlerin yazıyı icadıyla gelişmeye ve genişlemeye başlamış ve bu gelişme ve genişleme günümüze kadar devam etmiş, ileriki zamanlarda da devam edecektir. Acaba, bugünün insanlarının uzaya çıkabilme seviyesine ulaştığı bilim ve teknolojilerin medeniyete katkısı mı daha önemli yoksa ayağına ilk defa ayakkabıyı giyen; ateşi ve yazıyı bulan ve bunun devamında adım adım ilerleyerek yapılan icat ve keşifler mi daha önemlidir? Öncelikle bu sorunun cevabını bulabilmek için başlangıcından itibaren günümüze kadar ulaşan kültür başlığı altında toplayabileceğimiz icat ve keşifleri bilmekte...