Ana içeriğe atla

1

   MEDENİYET, PEDAGOJİ VE TARİH
Dünyanın yaratılışından ve içinde insanoğlunun var olmasından itibaren bir arada ve daha iyi yaşama yollarını ve şartlarını aramıştır. [1]
Bu açıdan baktığımızda dünya tarihinin birer bölümü olarak bilim tarihi, savaşlar tarihi, adalet tarihi, dinler tarihi gibi özelde incelemeler yapmak mümkündür. Bu özel konumlu tarihlerden biri de pedagoji tarihidir. Bütün bu tarihlerin tamamı ise medeniyet dediğimiz kültür, bilim ve teknoloji tarihi olarak özetlenebilir.
Bu kitap insanlık tarihinin bilinen çağlarından günümüze kadar medeniyet ve pedagoji hayatının hikâyesidir. Bu nedenle önce medeniyet ve pedagoji terimlerinden ne kast ettiğimizi açıklamaya çalışalım.

MEDENİYET
MEDENİYET NEDİR?
Ateşin, giysinin, ayakkabının; bakırın, demirin, tuncun keşfinde ve icadında, benzer yaşayışları olan insanların bir araya gelerek topluluk veya millet haline gelmesine kadar dünyanın muhtelif yerlerinde bulunan arkeolojik kazılarda elde edilen kalıntılarda ve mağara resimlerinde belirli bir kavmin veya milletin adı söz konusu değildir. Tarih öncesi bilinmeyen çağlarda gerek tecrübeler, gerek tesadüflere ve gerekse zihnin bir unsuru olarak elde edilen gelişmeler, her ne kadar meçhul bir kişi tarafından keşfedilmiş, icat edilmiş ise de neticede insanlığın ortak eseridir. Kısaca tarih öncesi çağlardaki bu buluş ve keşifler hiçbir millete veya ırka ait değildir. Başka bir söyleyişle medeniyetin temeli bilinmeyen tarih öncesi çağlarda adı bilinmeyen topluluklar tarafından atılmaya başlamıştır. Bu nedenle medeniyet anonimdir. Ve medeniyetin sahibi hem yoktur hem de herkestir.
Ancak her hangi bir toplumdur ki bu keşiflerden veya icatlardan birini yaparak kendine özgü bir yaşayış biçimi denilen kültürü oluşturmuştur. Oluşturulan bu kültür hem nesillere (derinliğine) hem de çağdaşı diğer toplumlar arasında (genişliğine) yayılmıştır.  Ancak, genişliğine ve derinliğine yaygınlaşan bu yaşayış biçimine hem tarih öncesindeki toplumlar hem de tarih sonrasında isim almış milletler, hem çağdaşı milletler hem de sonraki nesiller bir takım eklemeler, çıkarmalar, düzeltmeler yaparak yine derinliğine ve genişliğine doğru gelişmeler olmuştur.  Buna göre insanlık âleminde önce çevresel kültür unsurları sonra medeniyet oluşmaya başlamıştır. Medeniyet unsurları başlangıcından günümüze kadar geldiği halde kültür unsurlarının önemli bir kısmı toplumların tarih sahnesinden çekilmesiyle kayıp olmuştur veya değişerek sonraki milletlere nakil olmuştur.
Kültür unsurlarının özellikle başlangıçta giyinmek, barınmak, beslenmeye yönelik oluşumlarla başlayan medeniyet, giderek hayatı kolaylaştırıcı buluş ve keşiflerle beslenmiştir. Örneğin, ihtimal ki, daha uzak bir yerde bulunan suyu kaplarla taşımaya başlamış olan bir toplum, komşusunda gördüğü arklarla sonra künglerle, daha sonra topraktan yaptıkları borularla, daha sonra maden ve nihayet günümüzde ise plâstik borularla taşımayı görüp bunu benimsemiş ve kendi de kullanmaya başlamıştır. Bu gelişme bir taraftan da sonraki nesillere intikal etmiş. Her nesil de buna yenilerini eklemiştir. Bu gelişmeleri ancak arkeolojik kazılar sonucu elde edilen kalıntılarda açıkça görüyoruz.
İhtimal ki başlangıçta aileler ayrı mağara veya yerlerde yaşamışlardır. Ancak hayatlarını kolaylaştırmak için bir araya gelmeye başladıktan sonra aralarında sosyal münasebetler tesis ederek gelenekler ve kültür oluşturmuşlardır. Yardımlaşma, misafirlik, karşılıklı sevgi, anlayış, paylaşma gibi… Bir grupta bir kişinin bulduğu, keşfettiği veya icat ettiği bir şeyi  paylaşarak ilk bilimsel çalışmalar da dönemde başlamış olmalıdır. Örneğin taşı cilalamak, ok yapmak, ayakkabı icat etmek gibi…. Elbette bu oluşumların gerçekleşmesi olukça uzun bir zaman diliminde gerçekleşmiştir.
Her milletin özgün yaşayış biçimi olmasından dolayı kültür, çok çeşitlidir. Hem geçmişten alınan kültür hem çağdaş toplumların etkilenmesiyle oluşan kültür, bilim ve teknolojiyle de birleşerek medeniyet denilen bütün insanlığın ortak değerini oluşturmuştur.  Kısaca medeniyet, kültürlerin kesiştiği yani ortak noktasıdır ve bütün insanlığın ortak paylaşımıdır. 
Bu açıdan bakıldığında “medeniyet” sözünün çoğulu yoktur. Medeniyet insan zekâsının ilk yaratılıştan itibaren ortaklaşa oluşturduğu ve paylaştığı düşünme ve yaşama biçimidir. İnsanlığın ortak yaşam merkezi olması nedeniyle genel anlamda kültürel farklılıklar görülse bile medeniyet bakımından ortak noktaları daha fazladır.
Medeniyet, daha ilk insanın yaşayışına bir biçim vermesiyle başlamıştır.
Tarih çağlarını yazının icadı ile başlatsak bile insanlığın medeniyet tarihini ilk çizginin kayalara, mağaralara çizildiği tarihten başlatmak gerekir. Pedagojinin tarihini ise daha önceki zamanlardan başlatmak anlamsız olmaz. Zira o zamanlarda da ana-baba; çocuklarını kendi yaşadıkları gibi yetiştirmişlerdir. Bu onların hayatiyetlerinin devamı için zorunludur. Örneğin, ava gitmeyi, avlanmayı, kayalara yazı yazmayı ve bu yazıları okumayı (anlamlandırmayı), zamanla ateş yakmayı, hayvanları evcilleştirmeyi vb. öğreterek geleneksel eğitimi başlatmışlardır.[2] 

Medeniyete girişin anahtarı

ALFABE – ABECE- ELİFBE

İnsanoğlu medeniyet çağına, yazının yani alfabe dediğimiz, dildeki sesleri karşılayan sembolleri icat etmesiyle girmiştir.
Tarihen şu husus açıktır ki, taş devri dediğimiz zamandan önce de bir karanlık ya da şimdilik izah edilemeyen bir karanlık ya da bilinemeyen bir dönem vardır. İnsanlık taş devri dediğimiz zamana tepeden inme girmemiştir. Mutlaka ki bu bilinmeyen zamandan da getirilen bir takım medeniyet unsurları ortaya koymuş yahut icat etmiştir. Bizim –şimdilik- bunların neler olduğunu bilmememiz onun olmadığı anlamına gelmez.
Bu kitabı yazarken şunu fark ettim ki, medeniyet, insanoğlunun çizdiği ilk çizgi ile başlamıştır. Bu çizgiye ne ad verilirse verilsin, bu çizgi bir cümle, bir isim veya bildiğimiz alfabenin (abecenin) ilk harfi olmuş olabilir. Önemli olan bu çizginin ne maksatla çizilmiş olduğu hâliyle taşıdığı toplumsal ortak manadır. O çizgiye ortak olarak ne mana verilmişse o çizgiyi gören o manayı okur/söyler. Zira o çizgiyi çizen de ortak manayı anlatmış olur. Yani cümle, isim ve harf bu çizgide bütünlük kazandırılmış olabilir. İşte mana taşıyan bu ilk çizginin ne zaman ve kim tarafından çizildiği henüz bilinmemektedir. [3]
Çizilen bu ilk çizgi belki bir paragraflık yazının anlatmak isteğini anlatıyordu. Zaman geçtikçe yani insanlık yaşlanmaya başladıkça bu çizgi anlatımda yeterli olmamaya başladı ve ikinci çizgiyi çizmiş olmalılar. Üç ve dört çizgi… Çizgiler çoğaldıkça anlatım da zorlaşmış olmalı ki bu defa bu çizgileri çeşitli şekillerde birleştirmek, eğip bükmekle yeni bir anlatım şekli keşfetmiş olmalılar. Bu birleşik ve bükümlü çizgileri gördükleri nesneyi anlatacak şekilde resimleştirmeye başladılar. Sayısız örnekleri olan kaya ve mağara resimleri, resim olmanın ötesinde bir yazıdır yani yazılı anlatımdır, bir cümledir veya paragraftır.[4]  
Başlangıçta bir çizgi bir cümleyi anlatırken, resim/yazı yerine göre hem bir cümleyi hem de resmi görülen nesnenin veya hayvanın adını anlatma yerine yani ad yani kelime karşılığı kullanmaya başlamıştır. Bu durum yahut resim/yazı, psikolojik ifadesiyle gördüğü şeyin zihninde canlandırdığı biçimde dış âlemde –bir kaya, taş, kâğıt vb üzerine- sembollere/resimlere/şekillere dönüştürülerek yansıtılmasıdır. Bir nesne karşılığı olan bu resim veya hiyeroglif, gerçekte ağızdan çıkan bir ses kümesinin yani o nesnenin adını oluşturan seslerin birleşik seslerle ifadesinden başka bir şey değildir. Hiyeroglif yazı, böyle bir yazıdır.
Hem cümle hem bir ad karşılığı olan bu semboller; sonra yerini ad karşılığı olan resimlere, daha sonra bazı nesneleri yine resimle ifade etmeye devam ederken bazı adların farklı seslerden meydana geldiğini fark ettikten sonra sesleri karşılayan harf sembollerine geçilmiştir. Sümerlerde çivi yazısı daha sonra Orhun/Göktürk alfabesi böyle bir yazıdır. Yani bu yazı, hiyeroglif ve ses karşılığı harf olan bir yazıdır.
Dikkat edilirse insanlar tecrübeler kazandıkça, kendini ve kendi sesini tanıdıkça bu ses bütünlüğünü yani bir ismi meydana getiren ses parçalarına ayırmaya ve her parçasına bir ad vermeye başlamıştır. Resimlerden ve şekillerden bağımsız olarak, ağızdan çıkan her heceyi oluşturan seslerin her birini karşılayacak bir sembol veya işaretle gösterme sonucu alfabe denilen dildeki bütün seslerin ayrı ayrı gösterildiği bir tablo ortaya çıkmıştır.
Sesleri, bir konuşmada var olan ses grubundan ayırmak ve ayrılan her sese karşılık bir sembol bulmak çok önemli olduğu kadar çok zordur. Çünkü her ne kadar yazarken bir kelimeyi meydana getiren harfleri ardışık olarak yazsak bile konuşurken bu harflere karşılık olan sesler âdeta bitişik bir klişe gibi söylenir. Örneğin “kitap al” veya “mavi kitap” söylenirken yalnız harflere karşılık sesleri ve kelimeleri ayrı ayrı değil, “kitapal”, “mavikitap” şeklinde klişe hâlinde söylenir. Bu klişe söyleyişini; önce kelimelerine sonra her kelimeyi hecelerine ve daha sonra her heceyi oluşturan seslere ayırabilmek ve her bir sesi de bir harfle gösterebilmek yüksek bir zekânın ürünüdür. Zira konuşma dilinde sentez yani bitişik ve bir bütün hâlinde sesleri analiz etmek, bunu algılamak ve tasavvur etmek ve her sesi bir şekle/harfe  irca etmek/bağlamak zihinsel olarak da kolay değildir.
Konuşma; terbiye edilmiş seslerin ardışık olarak bir bütün hâlinde ses organlarının standart kullanımıyla standart dil sesleri ile yapılır.[5] Bu seslerin bir kelimeyi, kelimelerin bir cümleyi konuşma diline yansıtmasında dilin müzikalitesi, vurgusu, tonlaması ve ulamalar gibi konuşma üzerinde müessir olan ses üstü hususlar da bu cümleden anlaşılmalıdır. Konuşmadaki sözü edilen ses üstü unsurlar yazıya yansımamakla birlikte yazının okunmasına yansır. Bu nedenle yazılar, konusuna uygun olarak konuşma edası ile okunmalıdır. Böylece konuşma ile yazma arasında dilin güzel kullanımı bakımından bir ahenk ve birlik sağlanmış olur.
Böylece soyut ve havada uçuşan sesler, somut olarak harfler topluluğu olan alfabedeki seslerle somutlaşır. [6]
Kısaca tarih çağlarına yazının icadı ile girilmiş ise, medeniyet tarihine de ilk çizginin çizilmesiyle girilmiştir.




[1] Okuyucu, bir anda tarih ile pedagojinin ve medeniyetin ilgisiz olabileceğini düşünebilir. Başta savaşlar ve her türlü büyük felâketler olmak üzere toplumu derinden yaralayan olaylar, medeniyetin birer unsuru olan hem felsefe,  hem bilim, hem pedagojiyi, hem hukuku, hem ahlâk anlayışını hem de sosyolojiyi, hem siyasi ve savaşlar stratejisini hem de dini etkiler. Bunun yanında din, pedagoji ve felsefe de medeniyetin her unsurunu ayrı ayrı etkiler. Bu nedenle bir filozofun, pedagogun, sosyologun dünya tarihi hakkında hatırı sayılır miktarda bilgisinin ve anlayışının olması gerek. Biz, okuyucunun bu anlayışa sahip olduğunu düşünüyoruz. Esasen siyasi tarihle birlikte felsefe, teoloji, pedagoji tarihi ile ilişkilendirerek birlikte yazmak istesek yüzlerce ciltlik bir külliyat yazılması gerektiğine inanıyorum.  
[2] Geleneksel eğitim üzerinde ayrıca durulmuştur.
[3] Bilinme ihtimalinin de olmadığı açıktır.
[4] Bu konu yazar tarafından Zekâ ve Dil Psikolojisi adlı kitapta incelenmiştir. Ne okuruz, ne yazarız? İster bir resimle, grafikle, sembol veya işaretle isterse sözle olsun, bunlara daha önceden müşterek mana verildiği için aslında biz burada gördüğümüz şekli değil, o şeklin ifade etmek istediği manayı okuruz, mananın okunması için de manayı bir şekil veya harf kümesi ile ifade ederiz. Buna göre şeklin bizzat kendisinden ziyade daha önceden verilmiş mana önemlidir. “Serçe” resmini gördüğümüzde, bu resmi “serçe” diye söyleriz yani okuruz. Bu sözü oluşturan tek tek seslerin veya harflerin önemi ortak manayı oluşturmaktan başka bir şey değildir.
[5] “Terbiye edilmiş dil sesinden”, bir dilde konuşmanın, kitap veya edebî dille konuşulması kast edilmektedir. Mahallî ağız ve şive farklılıklarının giderilmesi ancak kitabî dille konuşmanın gerçekleşmesi ile mümkün olur.
[6] Akciğerlerden gelen havanın ses yolunda oluşturduğu titreşime ses denir. Ses, dilin işlevli en küçük birimidir. Harf ise sesin yazıdaki karşılığıdır. Bir dildeki harflerin belirli bir sıraya dizilmiş bütününe alfabe de­nir. TDK
Türk alfabesi, Lâtin alfabesindeki harfler esas alınarak 1.XI.1928 gün ve 1353 sayılı “Türk Harflerinin Kabul ve Tatbiki Hakkında Kanun” ile kabul edilmiştir.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

5 A.PEDAGOJİNİN ANLAMI, UYGULAMALARI VE TARİHÎ GELİŞİMİ Pedagoji teriminin kaynağı TDK sözlüğünde ve bazı tanımlarda pedagoji terimi,  ilm-i terbiye ve eğtimbilim olarak tanımlanmaktadır. R. Arkın 1952)”a göre eğitimbilim (pedagoji) dar anlamda eğitim ve öğretim bilimi, geniş anlama eğitim ve öğretimle ilgili bütün olayların ve cereyanların eğitim vasıtalarının ve teşkilatının araçlı veya araçsız eğitsel ölçülerin bilimi demektir.” Yazar, bu tanımı yeterli bulmayarak, “… çünkü eğitsel (didaktiğe, metot meselelerine ait) kaide ve hükümler her şeyden önce pedagojinin pratik cephesine taalluk eder. Onun için eğitim bilimi, şu şekilde tarif etmek de mümkündür: Eğitim sistemlerini inceleyen ve çocukların bedensel zihnî ve ahlakî terbiyeleri için fizyoloji, psikoloji ve toplumbilim –sosyoloji- gibi bilimlerin görüşlerinden faydalanarak yollar araştıran ve metotlar bulmaya çalışan bilim.” Pedagoji teriminin manasını açıklayabilmek ve anlatabilmek için başlangıç tarihine kısaca ...
MEDENİYET VE PEDAGOJİ TARİHİNE GİRİŞ Medeniyet mi pedagojiyi, pedagoji mi medeniyeti yaratmıştır? münazarasının kazananı ve kaybedeni ancak bu kitap bütünüyle okunduğunda okuyucu tarafından takdir edilecektir. Pedagoji tarihi, esas itibarı ile medeniyet tarihidir. Zira medeniyete ilişkin bütün yaşama standartlarını icat eden, keşfeden ve geliştiren insanlar daha en başında doğayı, olayları, kendini ve diğer insanları doğru okuyan ve yazan insanlardır. Hatta tesadüfleri bile değerlendirebilmek ve bundan sonuç çıkarmak, elde ettiği sonuçları geliştirmek de insana mahsus bir yetenektir. Allah, kâinatı her ne yolla yarattı ise de Dünya”yı bir taş, toprak ve kaya yığını hâlinde yarattığı muhakkaktır. Bu taş ve kaya yığınını güzelleştirmek, düzgünleştirmek ve yaşanabilir hâle getirmek için de güneş, hava ve su gibi en elzem unsurları yarattıktan sonra bitkileri, hayvanları ve en sonunda da insanı yaratmış olmalıdır.  Bitkiler ve hayvanlar içinde yaşadıkları doğal şartlara az-ço...
7 A. TARİH ÖNCESİNDE YAŞAYAN İNSANLARIN MEDENİYETE KATKILARI Tarih öncesi çağ, arkeolojik kaynaklara göre M.Ö. 50-60 bin yıllarından başlayıp yazının icadı olan 4000 yılına kadar devam bir zaman dilimidir. İnsanlık tarihinin yaşadığı en ilkel ve fakat en uzun dönemidir. Bu dönemde ateş, tekerlek, kesici ve delici aletler olmak üzere birçok alet yapılmıştır. Medeniyet tarih öncesinde kurulmaya, bilhassa Sümerlerin yazıyı icadıyla gelişmeye ve genişlemeye başlamış ve bu gelişme ve genişleme günümüze kadar devam etmiş, ileriki zamanlarda da devam edecektir. Acaba, bugünün insanlarının uzaya çıkabilme seviyesine ulaştığı bilim ve teknolojilerin medeniyete katkısı mı daha önemli yoksa ayağına ilk defa ayakkabıyı giyen; ateşi ve yazıyı bulan ve bunun devamında adım adım ilerleyerek yapılan icat ve keşifler mi daha önemlidir? Öncelikle bu sorunun cevabını bulabilmek için başlangıcından itibaren günümüze kadar ulaşan kültür başlığı altında toplayabileceğimiz icat ve keşifleri bilmekte...